10 Ocak 2008

Arkadaşım Bizans! Neredeysen ortaya çık!

Anakım medyada çıkan absürt haberlere, özellikle ipe sapan gelmez sansasyonel haber sitelerindeki ne düğü belirsiz haber zırvalarına, ipe sapan gelsin gelmesin akp iktidarıyla ilgili hemen hemen habere yorum yapmakta gecikmeyen internet kurdu cengaver halkımız, nedense konu şehrin göbeğindeki bin küsür yıllık tarihinin yok edilmesine gelince sus pus kesiliyor.

Ntvmsnbc.com haber portalında ilk haber 14 Kasım 2007 tarihinde yayınlanmış. Ben diyim 2ay önce, siz deyin geçen yıl..

Bizans kalıntısı üzerinde inşaat tartışması
Sultanahmet’teki Bizans Sarayı kalıntılarının üzerinde yürütülen inşaat tartışma konusu. İnşaatın kaçak olduğu arkeoloji müzesi uzmanlarınca saptandı ve inşaat durduruldu.
- Başlangıçta, yapının tarihi bir özellik taşımadığını iddia eden belediye yetkilileri şimdi ifade değiştirdi ve Anıtlar Kurulu’nun görüşüne başvurmak gerektiğini söylüyor. Sanat tarihi uzmanlarına göreyse alanda etüd çalışması şart.” (http://www.ntvmsnbc.com/news/426230.asp)

Şehr-i İstanbul dediğimiz, ortasından deniz geçen bu güzide kent bir zamanların Doğu Roma İmparatorluğu’nun Konstantinapolis’i idi. Her imparatorlukta olduğu gibi Doğu Roma’nın da vakti zamanında bir İmparatorluk Sarayı vardı. Konstantinapolis’in Konstaniye olmasının nedeni olan, eski bir Yunan efsanesine inanarak göçmüş Helenlerin bakanın görmemesi halinde kör olması gerektiği müthiş bir manzaraya nazır ‘inşaa’ ettikleri bir saray vardı. Berisinde yedi tepeye kurulan ‘modern’ bir kent, Hipodromu’yla, kilisesiyle, su kemerleriyle yeni Roma…
Fatih’in Topkapı’sını biliyoruz da, İmparator Konstantin’in sarayı nerde tarihi meydanda?
Geçmişi yakıp, yıkmak, gömmek, silmek üstüne inanılmaz gelişmiş genlerimiz var. Göçebelik meşru zeminiyle açıklanmayacak kadar becerikli ve tarihin en talihsiz genleri bunlar.

Bakın Konstantin’in ve halefi imparatorların yaşadıkları, geliştirdikleri saray nerdeymiş:



(Video kaynak : http://www.cnnturk.com/video/index.asp?vid=3232)

Medyamız iş edinip, kaçırıla yağmalana, üstüne bambaşka bir şehir kurularak kalmayan Bizans mirasının üstüne üstüne gidiyor ne güzel : http://www.milliyet.com.tr/2008/01/07/yasam/yas00.html


Ve en okunması gereken metinler biri gene bu dosyaya ait bir başka görüşme:
Tarihi kalıntılar üzerinde inşası devam eden Four Seasons Oteli ek binası vesilesiyle tarihe karşı duyarsızlığımıza dikkat çeken Prof. Dr. Murat Belge: "Sistematik biçimde Bizans'ı ortadan kaldırıyoruz. Osmanlı'da öyle yok edelim diye kasıtlı ve bilinçli bir kaygı yok. Bu Cumhuriyet'le, milliyetçilikle başlıyor" diyor.
http://www.milliyet.com.tr/2008/01/06/pazar/apaz.html linkinden tam metnine ulaşılabilecek
olan gezi-röportajda profesyonel İstanbul gezgini ve edebiyat profesörü Murat Belge geniş tarih ve sosyolojik bilgisiyle ve yakın geçmiş gözlemleriyle tarihi yarımadada okuyucuları adeta zaman tüneline sokuyor.


İnsanın her satırda kahrolası, her satırda yok etmeyi çok iyi beceren genlerine ağız dolusu küfredesi geliyor.

Bu mudur Orta Asya’dan bir kısrak başıyla gelmekle övünmek? Bu mudur “bugün varım, yarı yoğum” göçebe kültürü, ya da kültürsüzlüğü? Ben neden Galata’da, Hurdacılar çarşısında taş bir duvarın üstünde, Cenevizli denizcilere ait kartal amblemini gördüğümde sevinçle el çırpıyorum? Biz bu topraklarda bilinçsizliği mi, benliksiz olmayı mı miras aldık? En bilinçli halimiz elimize yüzümüze bulaştırdığımız sur restorasyonu mu? Konstantin’in , Fatih’in İstanbul’u 2000’li yıllarda kültür mirası listesinde kalmak için çırpınıyor, yalvarıyor, en beceriksiz diplomasi haliyle kulis yapıyor.
Siz en iyisi gidin at meydanında şans eseri kalmış olan 3-4 sütunun fotoğrafını çekin. Yarın öbür gün torunlarımızı bile inandıramayacağız bizden önce burada yaşamış birileri vardı diye…




5 Aralık 2007

Milliyet Sanat Aralık 2007


Genelde Limonluk'un adeti değildir reklam yapmak, fakat bu sefer tanıtımdan, tavsiyeden de öte hem övgüyü hem reklamı fazlasıyla hakeden bir yıl sonu sayısı var elimizde: Milliyet Sanat Aralık 2007 .


Bu ayki Milliyet Sanat, ifade etmek için klişe tabir haksızlık olacak belki ama, gerçekten dopdolu bir çalışma ortaya çıkmış. İçindekiler kısmına göz gezdirdiğinizde dahi ellerinize sığmayan, taşıp giden bir içerik hazırlamış dergi ekibi. Milliyet Sanat'ı uzunca bir süredir takip eden kültür-sanat izcisi olarak en beğendiğimiz arşiv sayıları arasına şimdiden girdi 585 no'lu bu sayı.
Usta hoca, ayaklı kültür kütüphanesi Tuğrul Eryılmaz'ın affına sığınarak sizinle 'İçindekiler'in bir kısmını paylaşmak istiyoruz.


SİNEMA
Nevrotik adam, emsalsiz
sinemacı: Woody Ailen
Yeni filmiyle Şener Şen
İpek Yolu Film Festivali başlıyor
Cevat Çapan "Beowulf'u anlattı
Eva Green portresi
Agah Üzgüç Türk sinemasında 'kabadayı'ları yazdı
KÜLTÜR
Slavoj Zizek'ten Milliyet Sanat'a özel röportaj
Düşüncenin sandık odası
Sadece insan oldukları için...
istanbul ve kültür
EDEBİYAT
Oğuz Atay'ı anıyonuz
İnci Asena'nın kaleminden Marcel Proust ve yeni yıl
Sevgi Soysal dosyası
Oktay Rifat'ın pencenesinden
Gülten Akın Munathan Mungan'ın "Dağ"ını yazdı
Prens Sabahaddin'i anlamak
ARKEOLOJİ
'Keçiler kenti'ni kazmak
FESTİVAL
Beyoğlu, Pena Fest'i ağırlıyor
PLASTİK SANATLAR
Cihat Bunak hakkında hen şey
Boteno: Güney Amenika'nın Picasso'su
Ankana'dan plastik sanatlan
"Doğuyu Tüketmek" Osmanlı Bankası Müzesi'nde
Ali Arif Ersen'in fotoğrafları
Bin müze ne İş'e yarar?
SAHNE SANATLARI
Savunulası bin oyunbozan: "Oyunu Bozuyorum"
Devlet Tiyatnosu'nda "Tek Kişilik Şehin"
"Bin Halk Düşmanı" sahnede
"Babam Haklıydı", aktön bin baba oğulu, sahnede buluştu nuyon
MÜZİK
Mick Jagger portresi
Bruce Springsteen'den yeni albüm: "Magic"
Müzisyenleri etkileyen bin isim: Rainen Mania Rilke
Tülay German'ın kayıtları yayınlandı

Gördüğünüz gibi dergi bitmiyor. Bir ayda okunacak gibi değil :-) Ve 'keşke içinde ben de yazsaydım!' dedirtecek kadar güzel, sindirile sindirile okunası bir sayı. Limonluk olarak özellikle Zizek röportajını ve Sevgi Soysal dosyasını "şiddetle" tavsiye ediyoruz. Zaten 3. dünya savaşının şans eseri ertelendiği şu günlerde sanat tavsiyesi bile şiddetle yapılıyor, sergisine polis koruması isteyen sanatçıların eserleri hakkında suç duyurusunda bulunuyor korumaya gelen aynı polisler. (bknz. Radikal 21 Kasım 2007)

Neyse bu son konuyu başka bir yazı başlığı olarak not edip, tanıtım yazımızı noktalayalım.
Herkese iyi seyirler, iyi okumalar dileriz...

4 Aralık 2007

Bir Film, Bir Kürtaj, Bir Psikoloji


4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün (4 Months, 3 Weeks, 2 Days) filmi, dağıtımcısı Bir Film'in sitesindeki tanıtıma göre, Türkiye'de FilmEkimi'nden sonra, yeni yılın ilk ayında vizyonda da gösterime girecek.

2007 Cannes Film Festivali'nden Altın Palmiye ile dönen bu bağımsız yapım, cidden 'sinir bozucu'. Çünkü gerçek, biraz 'sinir bozucu'dur..
Son dönem komünist Romanyasına beklendiği gibi siyasal eleştiri gözlüğünden bakan bir yapım değil, komünizmin sıradan insanların hayatları üstündeki doğrudan etkisini işleyen bir film 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün. Niyet 'insan' üstünden hikaye anlatmak olunca da karakterlerin iyi bir analizle verilmesi gerekiyor. Hatta bir sinemasever olarak sağlam bir senaryodan beklediğimiz, sağlam bir karakter analiziyle bize hikayeyi aktarabilmesi. Ve böyle filmler, ana akım sinemada maalesef çok fazla elimize geçmiyor.
İşte, bağımsız Avrupa filmlerini bu açıdan ele almak gerekiyor; özellikle eski doğu bloğu ülkelerinin sinema yapımlarını alışık olduğunuz Hollywood gözlüğünden kurtularak seyretmeniz elzem. Yoksa 'ee ben bu filmden hiç bir şey anlamadım?!' şaşkınlığı ile jenerik ile karşı karşıya gelmeniz olası. Ve bunun yanısıra her daim karşınıza 'ağır' bir yapımın da çıkacağını aklınızın kenarında bulundurun. Doğu Avrupalı yönetmenler seyircinin midesine yumruk atmayı gayet iyi başaran sinemacılar zira. (Limonluk'ta bundan sonra daha fazla doğu Avrupalı yönetmen çıkacak, hazırlıklı olun:)

Lafı uzatmayalım bu film, menstrüasyon dönemi gecikmiş, kendinden şüphelenen kadınlar hariç 'komünizmde doğu Avrupa' meraklılarına, 'kadınlar yasadışı kürtaj olmak zorundaysa acaba neler yaşar?' sosyolojik sorusuna cevap arayanlara, ve bünyesi 'gerçekleri' kaldırabilenlere tavsiye olunur.

İyi seyirler dileriz..

Radikal'in FilmEkimi ekinde, 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün için bir eleştiri yazısı yayınlamıştı. Eki edinemeyen, alıp da kaybedenler için..

Çaresiz Moraliniz Bozulacak!

Otilia ve Gabita üniversitede oda arkadaşıdırlar. Film, 1987 yılında bir Romanya kışının sefaletinde, komünizmin son dönemlerinde geçiyor olsa da, bu iki öğrencinin hayatları bize çok da uzak gelmiyor; onların da yaklaşmakta olan sınavları, arkadaşları, erkek arkadaşları, gelecekleriyle ilgili planları ve i günlük sıkıntıları var. Kısaca, iki çocuklar. Okulla, arkadaşlıklarıma, yaklaşmakta olan zorunlu askerlikle ilgili dertleri var ama hiçbiri Gabita'nınki kadar dertli değildir. Gabita'nın kürtaj olması gerekiyor. Ancak kürtaj yıllardır Romanya'da yasaktır. Otilia da ona yardım etmeyi planlıyor ama ikisi de kendilerini neyin beklediğini bilmiyor. Acı dolu ve bolca gerilimli
Christian Mungiu'nun yazıp yönettiği '4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün', seyircinin yüzünü buruşturmaması olanaksız bir film, yani kesinlikle 'eğlenceli' değil. Ama film, inanılmaz biçimde etkileyici, muhteşem oynanmış ve mükemmel yönetilmiş ve birçok açıdan geçen senenin en iyi yabancı film Oscar'ını alan 'Başkalarının Hayatı'ını hatırlatıyor, iki film de, faşist yönetimin zorlaştırdığı ve ister istemez insanların birbirleriyle olan ilişkilerini zehirleyen sistemini tasvir ediyor. Bir kürtaj için ödenen rüşvetler, gizli görüşmeler ve hiç imkansız olmayan hapse girme ihtimali. Bunlar filmi, acı dolu ve bolca gerilimli kılıyor. Film, çok natürel bir yöntemle çekilmiş. Mungiu'nun zaman ve yer kavramlarıyla ilgili sezgileri çok keskin ve oyuncuları o kadar iyi performanslar vermişler ki, oynadıkları karakterlerin içinde kayboluyorlar. Gabita ne kadar gergin ve çaresizse, onu canlandıran Vasiliu da o kadar gergin ve çaresiz örneğin. Kürtajı gerçekleştiren Mr. Bebe'yi canlandıran Vlad Ivanov'un oyununu da takdir etmeden geçmemek gerek. Ivanov'un performansı çok başarılı bir biçimde 'tiksinç'. Bebe, ne yaptığını çok iyi bilen ve yaptığı iştarafından hesapçı bir canavara dönmüş bir adam, hesabı ise şansını ne kadar zorlayabileceği üstüne. Ivanov son derece dikkatle hazırladığı, yumuşak sesli 'yıkım', Otilia ve Gabita'ya yasadışı bir iş yaparken yasadışı işler yapan diğer insanlardan da korunamayacaklarını gösteriyor. Bebe'nin ödemesini -ve fazlasını- aldığı sahne öyle acımasız ve keskinlik derecesinde gerçekçi. Bu sahnelerde oyunculuk öyle üstün bir seviyede ki kendinizi belgesel seyrettiğinizi sanıyorsunuz.

Serinin ilk filmi

'4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün' yönetmen Christian Mungiu'nun komünist Romanya'daki yaşamı anlatan 'The Golden Age' diye adlandıracağı serinin ilk filmi. Bu filmde karşımıza çıkan acı gerçekçilik gelecek filmlerde de varlığını koruyacaksa, Mungiu'nun başarılı olmasını dilememek imkansız. '4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün', seyirciyi etkilerken bir yandan ona meydan da okuyacak, başka seçeneğin olmadığı durumlarda alınan kararların getirdiği kişisel ve politik zorlukları göz önüne seren bir film. Kabul etmek gerek ki, bu çok kolay yapılır bir iş değil, (cinematical.com'dan çeviren Dilay Yalçın)
Meraklısı için filmin resmi internet sitesine şuradan ulaşılabilir..

Sizin İçin Araştırdık

Daha da meraklısı için : Zorunlu haller dışında isteğe bağlı kürtaj Türkiye'de 1983 yılında yasallaşmış bulunuyor ve hamileliğin 10. haftasına kadar uygulanabiliyor.
1984'te Portekiz'de yasaklanan kürtaj, bu yıl mart ayında referandum ve meclis onayı ile yeniden yasal hale geldi.
Avrupa'nın süper demokrasisi İsviçre'de 2002' yapılan bir referandumla halka "kadın sağlığını tehdit eden haller dışında kürtaj yapalım mı?" sorusu soruldu. Yani kişisel isteğe bağlı kürtaj henüz yasallaştı...
Muhafazarkarların her yeri sardığı ABD'de ise, kürtajın her gündeme geldiğinde ortalığı nasıl karıştırdığını anmaya hacet yok...
İnsan sormadan edemiyor "Acaba en demokratik biz miyiz?" :-)

Bir de, durum hemen hemen her ülkede aynıysa, çarpıtılmış komünizmin Romanya'da böyle vukuu bulmasının ne günahı var..?

23 Kasım 2007

Müzik ve Erkek Egemenliği

John Shepherd

AngelaMcRobbie İngiltere'deki altkültür analizlerini eleşitirirken şu gözlemde bulunur: "Kadın hareketinin merkezi noktalarından biri özel yaşamının siyasiliğidir.... Bir kaç radikal (erkek) toplumbilimci özel olanın toplumsal ve siyasi bilinçteki rolünü reddetseler de, kendi deneyimlerinin konu üzerindeki tercihlerini belirlemesi öyle ya da böyle bir tabudur". Benim müziğin sosyolojisiyle bir müzikolog olarak ilgilenmem, müziğin bütünün ciddi biçimde bir toplumsal ve

kültürel form kabul edilmesi ve "ciddi" müzik kadar "popüler" müziğin de üniversitelerdeki müzik bölümlerinde incelenmeye değer bulunmasıyla ilintili. Bu ilgi 19601ar ve 1970lerde ingiltere ve Kanada'da yaşarken genç bir insan olarak edindiğim kültürel ve müziksel deneyimlerle başladı.O günlerde "popüler" müziğin bireyler üzerindeki toplumsal bakımdan ve kişisel açılardaki yönlendirme gücü beni epeyce etkiledi .Benim 'klasik' ve 'popüler' müziğin siyasi ve kişisel (süreçleri ve metinlerinden çok) yapılarım açığa çıkarma girişimlerim, Paul Willis ve Dick Herbie gibi erkekler ve oğlan çocuklarının kamu yaşamında kadınlar ve kız çocuklarının geri planda durmalarıyla varolduklarını açıklayan altkültür analistlerinin vurguladıkları olgularda karşılık buldu. Bütün bu araştırmalar (sınıfsal ve etik) sorunlar ile ilgilidir ve soruyu hangi erkeklerin siyasi güç kullanacağı meselesine indirger. Bu soru şimdi kültürel üretim ve direniş süreçlerinin anlaşılması konusunu çerçevelemektedir : Kültürel üretimin tohumları erkeklere ait bir dünyada değil, Dinnerste-in'in de gösterdiği gibi evde atılmaktadır . Ben, toplumsal sınıf düzeninin kendi farklı kültürel gerçeklikleri ve yabancılaşma tarzları ile , cinsiyet ilişkileri mantığının bir yansıması olduğu kanısındayım . Hem toplumun , hem de toplumsal çözümleme okullarının sınıf düzeni sorunları üzerindeki vurgusunun kendisi Rönesans ve sonrasında gelişen erkek hegomonyasınm belirli biçimlerinin bizzat bir sonucu gibi görülebilir . Eril kavrayış insanları toplumsal ilişkilerde yeniden anlamlandırır . Tek yanlı denetim gücü de buradan gelir ve endüstriyel kapitalizmin bütün toplumsal yapılarında baskın bir biçimde görülür . Ancak bu yapıları karakterize eden yabancılaşma biçimleri ve merkezileşmiş denetim, toplumsal mevcudiyetle bütünüyle tektipleşmeden harekete geçemez . Harry Braverman'ın ileri sürdüğü gibi ; işçilerin kapitalist üretim biçimlerine adaptasyonu , çalışan nüfusun bütün alternatifleriyle birlikte bütün öteki örgütlenme yollarının yıkımı sayesinde gerçekleşir . Hemen ardından tüketim ilişkileri ve kimlik meselesi de yeni koşullara uydurulur . Böylece kapitalist toplum ilişkileri olası yegane ilişki türü gibi kabul edilebilir . Üstelik kimse onları sorgula-maz , doğallıklarından kuşku duymaz . Mc Luchan ; toplumsal ilişkilerin bu denli homojenleşmesini, -hiç düşünce ve algılardan söz etmeden - insanlar arasındaki ilişkilerin tek bir kanaldan iletişim kurulmasıyla sağlanmasına bağlar . İnsan bu kanal dışındakiler-den göreceli olarak yalıtılmıştır . Rönesans sonrasının analitik ve fonetik açılardan iyi eğitilmiş erkeklerinin yaşamında giderek önem kazanan görsellik , birbiriyle ilişkili pek çok kavramın ortaya çıkmasına neden olmuştur . ( Örneğin , nesnellik , uzay-zaman , neden-sonuç analizleri , deterministik mantık ve denetim ) . Bu kavramlar fiziksel çevreyi yönlendirmek ve kurumlaşmayı gerçekleştrirmek yolunda başarılı araçlar haline gelmiştir .

Sonuçta , bu kavramlar "eğitimli" erkekleri baştan çıkardı. Erkekler kendilerini kolayca dünyadan ayırıp tamamiyle söylencesel bir konumda sanmaya başlamışlardı . Sanki fiziksel , insani ve toplumsal mevcudiyet tek boyutlu , durağan bir göstergeydi ve yalnızca güç sahipleri bu göstergeyi okuyabilirlerdi . Böylece birey üstünlük kazandı . Ama insanlar yalnız öteki insanlarla ilişkilerine göre "insan" sayıldıkları için ve dünyaya bu biçimde yaklaşmak bir tür söylencesel nitelik taşıdığı için kişilerin özü tek taraflı toplumsal ve fiziksel denetimden geçecekti . Böylesi denetimler hem bilinçsizce hem de fark ettirmeksizin uygulandı . Rönesans sonrası kültürün söylencesiz bir kültür olabileceği fikrinin cazibesine kapılan rönesans sonrası erkekleri kendi yaşam haklarına sarıldılar ve böylece toplumdaki öteki insanların yaşam haklarını kendi egemenlikleri altına aldılar . En kötüsü de , Avrupa toplumunun insansız bir topluluk haline gelmesiydi . Bu kusursuz ama söylencesel bürokratik dizgede ; temel insani değerler , şiddetli sarsıntılar ve sınırlamalar yüzünden ancak güçsüzlerin arasında varlığını sürdürecekti . Bu anlamda , etnik azınlık kültürleri ile emekçilerin karşılaştırılmalı deneyimsel ve duygusal zenginlikleri ; kadınların dünyasıyla daha temelden ilişki-lendirilmiş bir takım değerlerin toplumsal sınıf düzeni içindeki bir izdüşümleri gibi görülebilir.

Müzik, cinsiyet ve toplumsal sınıf düzeni

Kanımca, kamu yaşamını yapılandıran ve denetleyen unsurların görselliğinin önem kazanması hem 'klasik' hem de "popüler" müziğin gelişimini etkileyen belli başlı sonuçlar doğurmuştur. Bu sonuçlar en iyi müziğin temel olgusunun anlaşılması yoluyla incelenebilir. Müziğin temel olgusu, ses örgüsünün fiziksel görüngüsünü temel alır ve kutsal yazıtların görsel açıdan aracılık ederken kurdukları hegemonyayı ciddi bir biçimde tehdit eder.

Tekrar etmek gerekirse: görme, akıcı ve sessizdir; mesafede bir ayrımı (bölünmeyi) vurgular. Bu yolla dünyaya kanalize olmamızı, dünya üzerindeki zaman ve mekanı kullanabilmemizi sağlar. Dokunma yalnızca kendimizi farketmemizi değil aynı zamanda kendimiz ile kendimiz-olmayanı kesinlikle ayırt etmemizi sağlayan temel bir duyudur. Ses, görmenin ve dokunmanın tersine dünyayı bize taşır, ilişkinliği ve bağlantıları vurgular. Duymak bize çevremizde bir derinlik dünyası bulunduğunu anlatır, bütün yönlerden gelir ve eş zamanlı biçimde bize ulaşır; bize getirdiği, ulaşım süresince akıcılığını koruyan, hareket halindeki bir dünyadırve sürekli bizi tepki vermeye zorlar. Buna benzer olarak insanlar için duymanın paradigması olan ses de iletişimin, dilin bir biçimidir. Yüzyüze iletişimin sözlülüğü, birey ile kültürel mevcudiyetin toplumsal ilişkisini etkilemez ama bu ilişkinin altını çizebilir.

Tını sesin, onu hareketlendiren titreşimsel bir esasıdır. Bize, bireylere yaşadığımızı, algıladığımızı anımsatır. Tını, bireysel sonik olayların özü olarak, bizi birey haline getiren deneyimlerin rabıtasına hitap eder. Sesin dokunsal, metinsel özelliği dünyayı bize getirir ve bize insanlığın toplumla ilişkisini anımsatır. Bize dokunurken bizi dürterken de bizim kendi mevcudiyetimizin farkına varmamızı sağlar. Simgesel olarak, o bizim mevcudiyetimizdir.

Müziğin mevcudiyeti, tıpkı kadınların mevcudiyeti gibi, erkekleri bir bakıma tehdit etme gücünü elinde tutmaktadır, insan dünyaları arasındaki toplumsal ilişkideki ısrarı ve sonuç olarak bireylerin tepki vermesini beklemesi bu tehditi biçimlendirir. Bu biçimleniş sırasında müzik erkeklere dünya üzerindeki denetimlerinin ne kadar kırılgan ve körleş-miş bir doğası olduğunu anımsatır. Cinsler arasındaki ilişkilere dair özetlenen fikirlerde belirtilen terimlerle ifade edersek, erkeklerin kadından korkusu "mantığa ilişkin yazılanların ahlaki karekterinin denetimsiz bir müziksel deneyimle oluşan tehditin-de" göze çarpar. Ama müziği toplumsal ilişkilerden daha fazla reddetmek mümkün olmadığı için, müziğin bu tehdidine Rönesans-sonrası erkeklerinin verdiği yanıt üslubu, ritmi kendi keyiflerine göre yalıtmak olmuştur. Tınının zamana ve uzaya uzantıları sayılan üslup ve ritm müziksel artikulasyon-dan uzaklaştırıldı. Bu yöntem insan yaratımı ve kültürün üretilmesinde esas alınan maddesel ve kavramsal denetime benzemektedir.

Ritmlerin, usûllerin,akortların ideal homojenliği

sonsuz tekrarlamalardan oluşan sınırlı ve kapalı bir müziksel dizgenin oluşumuna yol açar. Aynı dizge sınırsız carlamalara sahip, kapalı ve sınırlı kapitalist bir toplumda ilişkilerin doğasının da bir ifadesidir, böylesi bir ilişkiler it uda yankı bulur. Aynı yolla, kapitalist toplum ilişkilerini yönetmek ve tektipleştirmek bağlamların açıkça ortaya konması, anlam ve terimlerin dikkatle telaffuz edilmesi ve mantıksal bağlantıların iyice açığa çıkarılmasıyla mümkündür. "Klasik " müzik,işlevlerin belirsizleşmesininyasaklandığı bir müziksel dizge içinde ortaya çıkar.

Müzik söz konusuysa ses tonu, tını bütün öteki parametrelerden daha fazla ses örgüsünün doğasını oluşturur. Sesi sonsuz bir süreklilikle algılamak mümkündür, sesi belirlenmiş bir perde olmaksızın, hatta belli bir üslup sınırlamalarından uzak olarak algılamak mümkündür ama sesi tınısız algılamak mümkün değildir.'Klasik' ve 'popüler' müziğin toplumsal önemi bu kavramlar (bağlam) içinde anlaşılabilir. Üzerinde durmak istediğim argüman, 'klasik' geleneğindeki ses örgüsünün esası mümkün olan en küçük temel birimlere indirgenmiş ve kendi özündeki sonik olasılıklardan soyutlanan notalar endüstriyel kapitalist toplumların bireycilik karekterinin markalaştığı birer kod haline gelmesidir. Ancak, güçlü ve nüfuzluların bireyciliği, proleterleşmiş kültürlerin topluluklarında görülen zengin ve duygu yoğunluğu yüksek bireyciliğe benzemez. Güçlülerin bireyciliği, girişimi ve tek bir bakış açısını elinde tutabilir ama aynı zamanda toplumsal kabul edilebilirlik ve bağımlılık tarafından standart-ıaştırılmıştır. Güçlü ve nüfuzlular arasındaki bireycilik yapılandırılmış bir homojenlikle denetlenmelidir. Mc Luhan'ın dediği gibi; "Bireycilik hem parçalanmış, pasif, tam techizatlı tektip bir askerlik anlayışıyla; hem de aktif, agresif bir özel teşebbüs ve ifade anlayışıyla homojen vatandaşlara öncül bir teknolojik ge-lişm önerir." Bu homojenlik görsel iletişim kanalları üzerinde içkin bir baskı kurularak denetlenir, korunur ve üretilir. Bu nedenle 'klasik' müzik geleneğinde kabul edilebilen ses örgüsünün denetimi, korunması ve üretilmesinde de aynı yol uygulanır.

Ama müziksel bileşenlerin böylesi bir biçimde standartlaştırılması insanların 'klasik' müzik geleneğindeki müziksel süreçlerden uzak tutulması anlamını taşımaz. Mükemmel entonasyon ve analitik müzik notasyonundan çıkarılan matematiksel açıdan ölçülü ritmler (bu notalar müziksel belirliliğin özüne uygun ritmler ve üslupların kusursuz analitiğiyle oluşur) kusursuz bir bürokratik sistemin idealize edilmesi gibi söylenceseldir. Klasik gelenekteki iyi icracılar notasyonal ritm kalıplarından inceden inceye ayrılırlar, pek çok enstrüman farklı akortlar kullanır ya da farkedilir bir vibratoyla çalınır, böylece ortaya görkemli bir ses örgüsü çıkar. Bu görkemlilik yakalanmadığı takdirde enstrümanların sesi ölü çıkar, iletişim güçleri kaybolur. Ancak, aynı şekildeki bir kişisel girişim toplumsal kaidelerin zorlama ve sınırlandırmalarıyla karşı karşıyadır, toplumsal kabul edilebilirlik sınırlarını zorlamamalı ve bürokratik ideallere bağlı kalmalıdır. Buna göre, müzikteki bireysel girişimlerin icra sırasında notasyonal ritm ve usûl kalıplarından uzaklaşması bu kalıplara bağlı kalanlar-ca engellenmelidir.

Benzer bir gözlem klasik gelenekteki bestecilik anlayışını incelerken de yazılabilir. Pek çok büyük bestecinin çatının kurulması için gerçekleşmesi şart olan ilkelerin belirlediklerine göre daha kompleks ve uzun parçalar yazarak klasik müziğin armonik ve ritmik iskeletindeki ruh eksikliğini tazim ettikleri öne sürülebilir.Klasik gelenekteki müziksel yaratıcılık ve yorum; uygulamalarda kabul edilebilir bir ses örgüsüne bağlı kalındığından kendini güvenli, tehlikesiz ve bürokratikleştirilmiş normların emirlerine amade bir işleme dönüştürebilir. Ritmlerin, usûllerin, akortların ideal homojenliği sonsuz tekrarlamalardan oluşan sınırlı ve kapalı bir müziksel dizgenin oluşumuna yol açar. Aynı dizge sınırsız tekrarlamalara rastlanan, kapalı ve sınırlı kapitalist bir toplumda ilişkilerin doğasının da bir ifadesidir, böylesi bir ilişkiler ağında yankı bulur. Aynı yolla, kapitalist toplum ilişkilerini yönetmek ve tektipleştirmek bağlamların açıkça ortaya konması, anlam ve terimlerin dikkatle telaffuz edilmesi ve mantıksal bağlantıların iyice açığa çıkarılmasıyla mümkündür. "Klasik" müzik, işlevlerin belirsizleşmesinin yasaklandığı bir müziksel dizge içinde ortaya çıkar.

Kapitalist toplum ilişkilerin tek doğal ve sorgulanmaz ilişki türü olarak kabul edilmesi yalnızca tek olanaklı ilişki türü gibi gösterilmesinden kaynaklanmaz. Bu kabullenmenin nedenlerinden biri de, kapitalist toplum ilişkilerindeki bürokratik akılcılığın mantığının her uygulamada tekrar tekrar belirtilmesidir. Böylesi bir ortamda mevcut olan hiç bir şeyin gizemi yok gibi görünmektedir. He rşey açık ve şeffaf görünür.Aynı şey klasik müzik için de geçerlidir. Onun da altında yatan mantıksal düzenek her fırsatta dile getirilmektedir. Notaları birarada tutan ölçü müziğin çalındığı her yerde belirtilmiştir. Richard Crocker'ın iddia ettiği gibi, 'klasik' müziğin gelişimi için atılan en önemli adım, kendi başına özerk birer yapı olan kapanış bölümlerinin de bir ölçüye bağlı gibi düşünülmeleriyle gerçekleşmiştir. Sonuçta, daha önce özerk kabul edilen melodik parçalar sonunda tektipleşmiş bir armonik bütüne hizmet eder duruma gelmişlerdir. İnsanlar klasik müzikteki notaların ancak dış yüzeyini duyarlar, analitik notasyon işini gördükten sonra bile varlığını koruyan iç zenginliği algılayamazlar. Böylece, "klasik" müzik insanları nesneler,dizgeleri de bireyleri yönetenler konumuna yerleştiren ideolojiyi mazur gösteren bir başka olgu olarak karşımıza çıkar.

Bu anlayış, Fransa'da on yedinci yüzyılın ortalarından on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar görülen ve Barthes'm ecriture clasique diye söz ettiği yazım tarzındaki "her koşula uygun, her yerde ve zaman doğru ve zaruri" olma anlayışından farksızdır. Ama, Barthes'ın da belirttiği gibi, gerçeği masumane bir biçimde yansıtan "beyaz bir yazın"dan söz edilemez. Nasıl opak ve taraflı olmayan, (Rasyonalist post-Rönesans erkeklerinin söylencelerine rağmen) içinde söylence barındırmayan bir gerçeklik, bir toplum yoksa, bir edebiyat veya müzik tarzı da yoktur. Edebiyatta, müzikte tarzlar vardır ve açıklık bu tarzlara yalnızca atfedilebilecek bir özelliktir, her yerde ve her zaman olanaklı bir nitelik değildir.

(Çeviren :Gamze Deniz, daha önce Çalıntı Dergisinde yayınlanmıştır. 1999 )

1 Kasım 2007

İyi Filmin Yolu Bazen Edebi Esere İhanetten Geçer

Sinemanın ifade imkanları çok farklı edebiyata kıyasla. Zaman zaman çok daha güçlü etkiler yaratabilen, çarpıcı olabilen bir güce sahip sinema. Ama bir yanıyla da zaafları olan bir alan. Mesela edebiyattaki bilinç akımını sinemaya aktarmak, bir insanın düşüncelerini sergilemek fevkalade zordur.
Kompleks bir psikolojiyi sinemada anlatmak zordur. Ama sinemanın da kendi silahları, kendi anlatım kodları vardır. Onları iyi kullanabilirseniz, bence birçok engeli aşabilirsiniz. Edebiyat uyarlamalarında kanaatimce en çok dikkat edilmesi gereken, o eseri yazmış olan kişiyle sinemaya aktaracak kişi arasında oluşacak ruh örtüşmesidir. Bu iki kişinin dünyayı algılama biçimlerinin ortak olmasından, hatta daha da ileri gitmek gerekirse, "o sinema adamı bir edebiyatçı olsaydı benzer bir eser ortaya çıkarırdı"ya kadar varan bir örtüşmeden söz ediyorum. Bu örtüşme durumunda ortaya çıkan filmin başarılı olma şansı çok büyüktür. Yoksa, bu çok ilginç bir roman, ben bundan güzel bir film yapayım, zaten iyi de satmış, ticari anlamda yararlanabilirim, denildiğinde, sonuç çoğu kez hüsran olur. Bunun birçok örneği var. Dostoyevski ya da Tolstoy uyarlamalarına bakarsanız, çoğu zayıftır. Hatta Visconti'nin bir Camus uyarlaması var (Yabancı). Ama Visconti'nin dünyası ile Albert Camus'nün dünyası o kadar farklı ki, ortaya çıkan şey maalesef başarısız oldu. Ama aynı Visconti, Dostoyevski'den "Beyaz Geceler"i uyarladı ve fevkalade başarılı bir film çıktı ortaya. İnsanlar ister istemez, edebi metin ile sinema filmini kıyaslıyorlar. Aslında kıyaslamamak lazım. Çünkü gerçekten kimi zaman iyi bir sinema filmi yapmanın yolu, edebiyat eserine ihanetten geçer. Kimi sahneleri atmak gerekir. Kimi tasvirler hiç yer almaz. Hatta yeni bölümler, karakterler yaratmak gerekebilir, sinema anlatımına katkıda bulunacaksa... Beni film yapmaya iten etkenler çok değişken. Öncelikle bir fikir olabilir bu. Okuduğum bir şey olabilir. Ama tamamen bunlardan bağımsız olan ve temelinde hiçbir düşünce barındırmayan bir duygu da olabilir. Yani, gördüğüm bir mekan bende bir hikaye anlatma isteği doğurabilir. Okuduğum bir şiirden bir dize, bir sözcük, bir müzik... Bence bütün bunlar film yapmak için sizi teşvik eden, duygularınızı kamçılayan öğelerdir...

Pınar Gürmen'in gerçekleştirdiği Ömer Kavur röportajından alınmıştır. Sinema Dergisi, 2001