Her Telden! etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Her Telden! etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Haziran 2017
25 Kasım 2014
Yepyeni Bir Festival Geliyor: İstanbul Buram Buram Kahve Kokacak!
Benim gibi kahve bağımlıları için geçtiğimiz günlerde posta kutuma muhteşem bir mail düştü : “İSTANBUL COFFEE FESTİVAL BAŞLIYOR!”
Bu yıl ilk kez düzenlenecek olan İstanbul Coffee Festival, üçüncü dalga kahve akımının yaşam kültürünü 25-28 Aralık tarihleri arasında Karaköy’deki Galata Rum Okulu’nda kahve severlerle bir araya getiriyor.
11 Şubat 2009
YEREL SECİMLER 2009 ve KOYUN OLMAK Ya Da OLMAMAK...
AŞAĞIDA OKUYACAĞINIZ YAZI İNTERNETTE E-POSTA GRUPLARINDA DOLAŞAN BİR İLETİDİR. SAMİMİ BİR VATANDAŞIN, İÇİNDE BULUNDUĞU DURUMA "YETER!" DİYE HAYKIRIŞIDIR. USLUP OLARAK BİRAZ SERT VE SİVRİ DİLLİ OLMAKLA BERABER İÇERİK AÇISINDAN SİTEMİZDE YAYINLANMAYA UYGUN GÖRÜLMÜŞTÜR.
------------
“Yazmayacağım, yazmayacağım” dedim; ama artık dayanamıyorum. Bir önceki genel seçimde kendimi zor tuttum, ama artık boyumu öyle aştı ki bu ülkede yaşadığım stres “burama kadar geldi” bile diyemiyorum, oraları geçeli çok oldu çünkü.
Kimsenin ne söyleyeceği zerre kadar umurumda değil, her sözüm arkasında sonuna kadar duruyorum: BU HALK APTAL!!!
Rahmetli Aziz Nesin’i yakmaya kalktılar '%90 aptal', dedi diye de adamcağız %60’a çekti oranını.
Bu halkın üstünden akıyor aptallık. Hakaret falan da değil, sadece bir durum tespiti bu. %47 çıkınca birileri bunu dile getirdi diye elitist, halk düşmanı oldu. Gerekiyorsa halk düşmanıyım. Halk için, halka rağmen. Evet, bu aptal halk sayesinde gayet faşizan bir tutum içerisine girdim. Fakat benim faşistliğim olsa olsa Stalin sonrası Sovyetlerdeki muhafazakar komünistler kadar olur. Elime döner bıçağı ya da gaz bombası alabilen faşistlerden değilim ben. Her neyse, ne diyordum.
Evet, siz hepiniz, “komple”, yani Türkçesiyle olduğunuz gibi APTALSINIZ. Bu kadar açık ve net söyleyince belki ‘kafasına taş düşmüş’ etkisi yaratabileceğini umuyorum sözlerimin. Çünkü sizin aptallığınıza, kayıtsızlığınıza, körlüğünüze, “bırakın yesinler”ciliğinize karşı kibar demokratı oynamak, laf anlatmaya çalışmak çok fazla. Çünkü kör olduğunuz kadar sağırsınız da. İşinize gelmeyen hiçbir haltı duymuyorsunuz. Duysanız da, umurunuz da olmuyor. Bunu nasıl başardığınızı gerçekten aklım, havsalam almıyor. Bir halk bu kadar KOYUN olabilir mi yaa? Siz KOYUNLUĞA devam ettikçe, birileri de size ALENEN KOYMAYA devam ediyor. Hiç mi hissetmiyorsunuz? Duyularınız tamamen köreldi mi?
Çıldıracağım sizin yüzünüzden, hatta bu satırları yazdığım için çoktan çıldırmış olmalıyım.
E be Ankaralılar, size her şey müstahak! Ben daha ne diyeyim? Çok değil, 1 yaz evvel 10 yıllık sevgili belediye başkanınızın zamanında almadığı önlemler yüzünden 1 hafta tamamen susuz kalıp, akvaryum suyu ile el yüz yıkayan ben miydim? Ben mi bekledim tankerlerin arkasında elimde boş bidonlarla? Ben mi salgın hastalık tehlikesiyle yüz yüze geldim? Ardından da ben mi kanser riski çok yüksek denen Kızılırmak sularını afiyetle içtim? Siz hala kalkıp bu yüzsüz adamın adaylığını, elaleme bok atmasını alkışlıyorsunuz! Cevap verin, ben mi kazıklandım 600liralık doğalgaz sayaçlarıyla?
Sizde bir gram akıl yok mu ya oyunuzu susuz köyde dağıtılan çamaşır/bulaşık makinasına, 2 adet dandik çekyata satabiliyorsunuz? Yok ama, o eşyalar evine taşınırken kameralara “benim hanede 3 oy var, 3’ü de AKP’nin” diyen teyzeyi gördükten sonra, sizi ben değil feriştahı gelse, Yahudilerin dört gözle bekledikleri Mesih’i gelse kurtaramaz. Mustafa Kemal mezarından dirilip karşınıza çıksa, AKP’li değil diye yüz çevirirsiniz siz.
O kadar beyni yıkanmış, o kadar aptal haldesiniz ki bırak kömürü, makarnayı oyunu vereceğin okulun kapısında kim yarım ekmek köfte dağıtsa girer oyunu ona basarsın. Hiç kimse de bana “e kabahat vatandaşta mı? Onu o hale düşüren de değil mi?” demesin. Aklını başına toplayacaktı o vatandaş zamanında. Milliyetçi, dinci geçinene duygularını sömürene değil, adam gibi iş yapana ve cebindekini yemeyene verecekti oyunu.
Teyzeeee Şşşş haberin var mı o beyaz eşyanın parasını senin Tayyip Efendi değil, ben verdim BEN! Anlıyor musun? Alınan beş yüz bin tane vergiden gelen, IMF’e borçlanarak aldığımız dünyanın parasından o fona aktarılıyor senin buzdolabının parası!!! Bilal’in gemiciklerinden gelmiyor o paralar. Ama sende bunu düşünecek, hadi bırak düşünmeyi, ben anlattığımda, söylediğimde anlayacak akıl, dinleyecek kulak nerde?!!
(Bahsi geçen teyzenin videousu için : http://video.ntvmsnbc.com/videos/20090209_tuncelidebeyazesya.wmv)
Tutturmuşsunuz bir din, Müslümanlık kisvesi, ondan öncesinde milliyetçilik şemsiyesi, bas oyunu oraya anasını satayım. Böyle dininiz batsın! Din dedim de aklıma geldi, koskoca Deniz Feneri yolsuzluğu dosyalar davaya dönüşemeden orta yerde mıh gibi duruyor, sen hala “temiz Müslümanlar yardım ediyor” de. O güzel Tanrım var ya, müstahakkınızı versin.
Ama sizi oraya da havale etmek de yetmiyor, çünkü bizim buradaki sayılı günlerimizi cehenneme çeviriyorsunuz aptallığınızla.
Ya İstanbul? %49 çıkmış, belediye yolsuzlukları, çektiği peşkeşler bir bir ortaya çıkan halihazırdaki başkanımızın destek oranı anketlerde. Ben kentsel dönüşüm zırvası adı altında hangi ortaklıkların, hangi işten, ne kadar kar aldıklarını, hangi firmaların hangi ihalelere katıldıklarını öğrenmek istiyorum. Hayır, ben bir kısmını biliyorum da, benim SEVGİLİ APTAL halkım da duysun, öğrensin istiyorum.
Gerçi duysa ne olacak, bu koyunlukla gidip paşa paşa gene basacak damgayı pırıl pırıl yanan ampülüne!!! Benim imza atarken parmak basan GÜZEL ve APTAL halkım başımıza yeni yöneticiler seçecek, markette 90kuruşa satılan makarna için.
Metrobüs var şimdi, hani Zincirlikuyu ile Avcılar arasındaki mesafeyi 3te birine indiren, bastı mı şoför durmadan gidiveren; yanından geçtiğiniz kırmızı ışıkta bekleyenler el sallıyorsunuz değil mi? Ne hizmet ama! Siz geri zekalı mısınız Sevgili İstanbullular? Bu güzelim kentin 72 milletten, 80küsür vilayetten göç eden insanları, siz İstanbul’u, İstanbul’a akıtılan paraları kimin ellerine teslim ediyorsunuz?

Yahu o metrobüs denen gri otobüsler kaç paralara alındı haberiniz var mı? Ben de dahil pek çoğumuz o kadar parayı tüm ömrümüz boyunca sittin sene bir arada göremeyiz, farkında mısınız benim APTAL hemşerilerim? İstanbul’da doğmadığı halde İstanbullu olup bu şehrin yönetimini cehaletiyle kimlere verdiğini, kimlerin ceplerini doldurduğunu bilmeyen hemşerilerim? Siz o bilmem kaç milyon dolarlara alınan gri metrobüsleri kaçırınca neye biniyorsunuz? Arkadan gelen koyu yeşil otobüslere. E peki aynı otobüsler normal İstanbul trafiğinde her caddede zaten gitmiyor mu? Bal gibi gidiyor. Peki bir soru daha, bu memlekette “tercihli yol” yeni keşfedilmiş bir şey mi? Dünyada hiç kimsenin aklına ana caddenin ortasından 2 şerit ayırıp, tercihli yol yapmak gelmemiş de bizim büyük belediye başkanımız mı keşfetmiş bu sistemi? Vay beee! Bu şehirde zaten 30 yıl önce uygulanan sonra vazgeçilen bir sistem, sil baştan yeniden yapılıyor, çok büyük proje anasını satayım, bırak otobüsleri o taşeron firmanın cebine kim bilir ne girdi! Sonra dünyada daha önce hiç kimsenin aklına gelmemiş tercihli yolun üzerinde milyarlarca lira paraya alınan sözüm ona metrobüsler bir hızlı bir hızlı gidiyor ki sormayın! Arkasında zaten İstanbul’da 2 yılı aşkın süredir hizmet veren normal(!) yeşil otobüsler seyir halinde. Şimdi diyecekler ki “gelen yolcu talebini karşılamak için ek seferler koyduk yeşil arabalarla.” Bre YÜZSÜZLER, BRE BU HALKI KOYUN YERİNE KOYUP DA DURMADAN KOYANLAR! Sizin soyunuz tükenmeyecek mi be? Madem o yeşil arabalarda gayet gidebiliyordu ki, zaten 1 şerit sonraki normal asfaltta, normal trafikte de gidiyorlar o aynı güzergahta, neden bizim cebimizden bir başkasının cebine milyonlarca dolar aktı? On tane metrobüs alacağına, 30 tane daha yeşil otobüslerden alsaydın? Yok, ama o zaman adı metrobüs olmazdı, o zaman gösteriş yapılacak açılış olmazdı. “Tercihli yol yaptık, yeni yeşil otobüsler o hatta çalışacak” olur, vatandaşa normal belediyecilik bütçelerinde hizmet verilmiş olurdu. Haşaaa!! Bizim kitabımızda dürüst hizmetin yeri yoktur. Ancak yolunacak tavuklar ve götüne koyuldukça daha çoğunu isteyecek KOYUNLAR vardır. Koyun anasını satayım, daha çok koymak için bir kez daha gelin.
Hele metro rezaletine hiç girmeyeceğim. "Halen test sürüşleri devam ediyor" demiyorlar da seferlerimiz 10-16 arasında 22 dakikada bir yapılmaktadır diyorlar. Aha buraya yazıyorum, o hatta Pamukova faciası gibi bir facia her an yaşanabilir. Çünkü gösteriş olsun diye muhtemelen erken açtılar hatları, bunu bildikleri içinde tek hat üzerinde 3 farklı tren çalıştırıyorlar. Atatürk Otosanayiden yüklenecek yolcuları kaldırmayacak o hat bir anda, ellerinde patlar diye korkuyorlar. Ha bu arada benim unutkan halkım “Pamukova da neydi?” diye kendi kendine düşünüyordur şimdi.
Balık hafızalı, kendi halinde kırmızı balıkken pirina peşine takılan APTAL halkım benim. Size her şey müstahak da bana yazık yahu. Sizin için üzülen bana yazık. Dünyadaki bu ikiyüzlülüğü görüp kendi kendine bunalıma giren bana hakikatten yazık. Burada, bu güzel memlekette sırf sizin gibi APTALLARIN makarna, kömür, şimdi de buzdolabı ve altın!,için sattıkları oylarla yönetildiğim için bana yazık. Sizin yüzünüzden bu toprakları bırakıp gidesim var. Ama sevmediğimden değil, toprakları sevip üstünde yaşayanların APTALLIĞINA kendim de mahkum olduğumdan. Sevmediğimi de değiştiremiyorum, sayenizde, buna da fırsat vermiyorsunuz. Bir zamanlar denemek istedik, “biz de sizin kadar seviyoruz bu ülkeyi” dedik, sonra da satırlarla kovalandık okuduğumuz üniversite sıralarından. Vatan haini ilan edilip sürüldük, yönetimini beğenmediğimiz için demokratik yollarla değiştirmek istediğimiz ülkemizden. Siz sürmeden, ben sizin gibi koyunlar arasından kendim çekip gitmeyi tercih ederim. Nasıl olsa sizin için konuşan bir çene eksilmiş fark etmez, nasıl olsa dinelmiyorsunuz bile. Ha işin kötü tarafı asıl seslenmek istediklerim bu satırları zaten okumayacak, okuyanlar ya “Sen kim oluyorsun! Halka APTAL diyemezsin!” diyecek –ki derim-, ya da benimle benzer düşüncede olan insanlar “ellerine sağlık!” diyecek. Ama bu çekyat için evdeki 3 oyunu birden satan Fatma teyzenin düşüncesini değiştirmeyecek. Fatma teyze güttüğü koyunlardan bir farkı olmadığını asla idrak edemeyecek, ben de Fatma Teyze ve onun gibilerinin APTALLIĞINA yanmaya devam edeceğim.
Peki bu satırları neden yazdım? Çünkü bunları bağra bağra evde konuşuyorum, boğazım ağrıdı kendi kendime sinirlenip haber bültenlerine bağırmaktan. Bari dış dünyaya doğru bağırayım da, belki bir kişi çıkıp da “ulan acaba haklı olabilir mi?” diye düşünüp, körü körüne inandığı AKP’den başka bir partiye oy vermeye karar verir…
Yazar : Yagmur İstanbullu
9 Şubat 2009
Uyuşmayın, Uyandırın
Korkmayın heryerde konuşun konuyu siz açın
Takside taksiciye konuşun
Apartmanda kapıcıya konuşun
Sakallı gazete bayinize konuşun
Eve gelen gündelikçiye konuşun.
Anlatın eğer Fethullah dindarsa peygamber gibi ise
neden Amerika'da yaşıyor ?
neden Mekke'de Kabe yakınlarında bir malikanede değil de
Amerika'da FBI çiftliğinde.
Söyleyin bu zat değilmiydi 25 yıl o cami senin bu cami
benim salya sümük ağlayarak FAİZ haram diyen ?
sorun kapıcınıza peki BANK ASYA nedir ?
Önce alıştırmanız gerekir.
Görüntüye.
Seslere.
Hareketlere.
Sessizliğe.
Çevrenizde olup bitenlere.
Yavaş yavaş alıştırırsınız.
Alışırlar.
Türbana.
Çarşafa, peçeye.
Taşyapı'ya.
Oğulların gemilerinin olmasına.
Çocukların televizyon kurmasına.
Yakınların yolsuzluklarına.
Sevgililere alınan evlere.
Çokeşliliğe.
Erkeklerin, kadınların ayrı ayrı oturmasına.
Ramazanda öğle yemeği verilmemesine.
Beyaz takkeyle gezenlere.
Hem de öyle alışırsınız ki size çok doğal gelmeye başlar.
Bizde böyle deyip geçmeye başlarsınız.
'Galiba demokrasi bu da biz mi anlamıyoruz?' diye kuşkulanırsınız.
Sonra da uyuşursunuz.
Yavaş yavaş uyuşursunuz.
İçinizden bile tepki duymaz olursunuz.
'En az üç çocuk yapın' derler, dinler geçersiniz.
'Bizi azaltmaya çalışıyorlar' derler, gülme duygunuz bile kaybolmuştur.
'Batı'nın ahlaksızlığını aldık' derler, öyle dinler durursunuz.
Uyuşturmuşlardır sizi.
Bir yandan Çanakkale zaferini kutlarsınız.
Öte yandan Çanakkale savaşını yıllar sonra kaybettiğinizi bile fark etmezsiniz.
Başbakanınız planlarını Amerika'ya açıklar.
Siz burdan dinlersiniz.
Amerika Ankara'yı işgal etmektedir.
Siz İngilizce öğrenmeye çalışırken durumu göremezsiniz.
***
Alışırsınız ve uyuşursunuz.
Geçmişe dalıp gitmişken, geleceği kaybetmekte olduğunuzu fark edemezsiniz.
Plan da bunun için yapılmıştır.
Önce alıştırma.
Sonra uyuşturma.
Yüzünüze demokrasi derler, arkanızdan gülerler.
Yüzünüze çokkültürlülük derler, arkanızdan bölerler.
Yüzünüze değişim derler, arkanızdan soyarlar.
Yüzünüze gelişim derler, arkanızdan bakarlar.
Alışırsınız.
Uyuşursunuz.
Tehlikenin farkında mısınız?
Önce Alıştırma - Sonra Uyuşturma...
PROF. DR. ERDAL ATABEK
Dipnot: Bu metin alıntı kapsamında ve Limonluk.Net'in forward e-postalara karşı tutumu çerçevesinde değerlendirildikten sonra yayınlanmıştır.
8 Şubat 2009
Kimliksiz ve kişiliksiz kadın olmaya özenmek..
Genelde Limonluk olarak internette dolaşan "FORWARD-İLETİ" e-postaları yayınlamak adetimiz değildir. Sitemizin içeriğini ağırlıklı olarak özgün çalışmalardan oluşturmaya gayret gösteriyoruz. Forward e-posta yayınlamamamızın bir nedeni de Türkiye'de yaşanan siyasi hayatın spekülasyonlara oldukça açık olması. Her kafadan başka bir ses çıkıyor ve kimi dinleyeceğinizi şaşırıyorsunuz. Fakat dolaşan bir kaç e-posta içerisinde gerçekten fikren hoşumuza giden ve içeriğini sitemize uygun bulduğumuz metinlerin bazılarını zaman zaman yayınlıyoruz. Aşağıdaki metinde bu kapsamda Limonluk.Net'te henüz okumayanlarla buluşuyor.
'Suratı olmayan kadınla evli olmak' başlıklı yazımı okuyunca Ahmet Durmaz bana aşağıda sizinle paylaşacağım bilgileri iletmiş. Ahmet benim Urfalı bir dostumdur, kendisi ile çeşitli konularda çok güzel sohbetlerimiz olur, Ankaraya geldiği zaman ziyaretime gelir. Kendisine google derim çünkü yanıtlayamayacağı soru yoktur. Okuma konusunda bir kitap kurdudur ve hayatı da kör olma dışında biraz Eric Hoffere benzer.
Ahmet Durmaz dostum diyor ki; sorun yalnız kadını örtmek veya açmak değil, sorun kimlik ve kişilik sorunudur, örtünme, peçe bunların yanında zurnanın son deliğidir.
Bu ifadesini şu sözlerle delillendiriyor Araplarda kadınların adları yoktur. Kadınlara ya numara, ya da tip ve fizyolojik görünümlerine göre bir takım sıfatlar verilir. Örnekler:
Elif: Arap alfabesinin birinci harfi, aynı zamanda arap rakamlarında bir rakamını ifade eder
Saniye: Sani Arapça iki demektir doğan ikinci kıza Saniye adı verilir. (eski dilde ikinci; cümle içinde örnek fazında vermek gerekirse; 'sultan mahmud-u sani.. yani ikinci Mahmut')
Tılte: Telat veya Türkçede selaseden türemedir 3. demektir. Bu isim Anadoluda pek görülmez ama Harranda Araplarda çok bulunur
Raba: Arapçada dörttür. Rabia dördüncü demektir. Anadoluda yaygın bir addır, geçmişte çile çekmiş bir İslam kadının adıdır.
Hamse: Arapça beş demektir Bu isim Harran yöresi Arapları dışında Anadoluda pek bulunmaz.
Sitte: Harranda yaygın bir isim olan Sitte Arapça altı demektir.
Sabe: Arapça yedi demektir. Bu kelime çok değişiklik geçirmiş Sabiha olmuş, İbrahim Tatlıses Sabuha ifadesi ile kullanmıştır.
Sevgili Ahmet Durmaz sekiz ve dokuz rakamı ile ilgili isim var mıydı bilmiyor ama yediden sonra Arapların yazı ismini koyduklarını söylüyor bu yeter anlamına geliyormuş.
Dostumun bilgilendirme mektubu şöyle devam ediyor;
Her zaman ilk doğan kıza Elif adı konmaz, Bazen de Ayşe adını koyarlar, eve ilk gelen kıza evin iaşe işlerini çekip çevirecek gözüyle bakıldığı için Ayşe adı konulur, bazen aş pişirme beklendiği için Avvaş adı konuşur.
Erken doğan prematüre kıza Hadice adı verilir , Hadice Arapçada erken doğmuş prematür kız anlamına gelir.
Çelimsiz ve ufak tefek doğan kızlara Fatma adı verilir, fatm Arapçada süt yanığı, süt kesiği anlamına gelir.
Koyu renkli doğan kızlara esmer anlamına gelen Semra adı verilir. Biraz açık renkli ise aydınlık açık anlamına gelen Zehra adı verilir, iyice beyaz ise Beyza adı verilir.
Bu bilgilerin ışığında hakikaten kadının Arabistanda veya Araplarda kimlik ve kişilik sorunlarının örtünme, peçe ve çarşafa girmeden daha öncelikli olduğu düşünülebilir.
Anadoluda kadın numaralandırılmaz ve sıfatla çağırılmaz, Türklerde ve Anadoluda kadın bir şahsiyettir, bir kimliğe sahiptir.
Hanımağadır, hanım efendidir, kraliçedir, Tanrıçadır. Arap kültürünün ikinci plana ittiği numaralı veya sıfatlı bir nesne değildir. Bu bilgilerin, Arap yaşamına ve tarzına özenen kadınlarımız tarafından da gözden geçirilmesini dilerim.
Yıllar önce Duygu Asena kadının adı yok dediğinde Anadolu kadını için üzülmüştük, oysa Arap toplumunda neredeyse kadın yok.
Kapanmak, çarşaflar içerisine girmek, bu kimliksiz yaşamın son basamağı oluyor. Nedense bir grup kadın bu yolda emin adımlarla ve özgürlük adı altında ilerliyorlar.
Aşksız, sevgisiz ve isimsiz bir hayata kadınların ilerlemesi, böyle bir hayatı tercih etmesi garibime gidiyor. Bunu din adı altında yapmaları garibime gidiyor. Dinin başka bilginleri Yaşar Nuri Öztürk, Beyaz hoca ise değişik bilgiler veriyorlar halbuki. Buna rağmen, bilgisinden kuşku duyulan insanların sözleri ile kadınların kendilerini sosyal hayattan koparmaları, Arap toplumunun özelliklerini benimsemeleri garip değil mi?
Kadını anlamak hakikaten zor.
Yukarıda sevgili dostum Ahmet Durmaz'ın sözleri ile ifade edilen Arap kadını nasıl birinci sınıf insan olabilir ki? Bunlara özenenler, nasıl bir özgürlükten söz ediyorlar acaba.
Haydi diyelim ki insan bunu da tercih edebilir, o zaman başkalarına bunu özgürlük diye anlatmasınlar, dinin gereği diye empoze etmeye kalkmasınlar. Özgürlükse ve gerçekten özgürlüğe inanıyorsak, başkalarının da özgürlüklerine saygı gösterdiklerine inanmamız lazım. İnanamamamızın sebebi kendini özgür kılmak istemeyen birinin başkalarının özgürlüğüne nasıl tahammül edeceğidir.
Türk gibi yaşamak, Anadolu kültürü ile yaşamak kadın kişiliği ve onuru için önemli bir merhaledir.
Enteresan bir kıyaslama.
Oğuzkan Bölükbaşı
orjinal kaynak : http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=110775
22 Aralık 2008
2008'in Eeeenn ...?

Ve 2008 de bitiyor..
Haber servislerine deliler gibi listeler yağıyor...
2008'in en komikleri..
2008'in en absürd olayları..
2008'in en unutulmaz anları...
2008'in en iyileri...
En'ler her aralık sonunda olduğu gibi gırla gidiyor..
En'ler her aralık sonunda olduğu gibi gırla gidiyor..

Bu ennn yarışına her sene olduğu gibi sinema camiası da katılıyor. Hem yurtdışında hem Türkiye'de herkes 2008 en iyi ve en kötü filmlerini derlemekle meşgul.
Biz geri kalır mıyız?
Kalmayız tabii ki.
Limonluk.net sinema servisi olarak bu yılın en çok ses getiren, en önemli, en iyi, en EN filmi olarak Can Dündar'ın Mustafa'sını seçtik! Sadece Türkiye için değil, tüm dünya sineması için bu yılın en çok konuşulan filmi olarak Mustafa'yı gösteriyoruz. Valla Ciddiyiz yaa:)
En az 10 filmlik bir liste yapmak için hem yerli hem yabancı en az 100 vizyon filmini seyretmiş olmamız gerekirdi. Biz 100'den fazla film seyrettik ama, bunlar 2008 gösterimli filmler olmadığından bir "konsensüs" oluşturmak adına Mustafa'yı gönüllerin en iyi filmi seçtik. Halen daha hakkında hukuki soruşturma devam ederken, bir sanat eserinin "yakılmak ve yasaklanmak" haricinde başına gelebilecek her türlü talihsizliğin Mustafa'ya reva görüldüğüne inanıyoruz...
Şimdi gelelim şu meşhur listelerden birine. Timesonline.co.uk yani Timesonline'ın İngiliz versiyonu aşağıdaki listenin 2008'in En İyi 100 Sinema Filmi olduğunu iddia ediyor. Pek çoğu Türkiye'de gösterime girmediğinden dolayı, üstüne kalem oynatamasak da listede tanıdık gelen isimler yüzümüzü güldürdü. Takdiri siz sinema severlere bırakıyoruz. Ahan da bıraktık...

Times and Sunday Times critics pick their favourite films of the year
The Dark Knight
"Heath Ledger’s posthumous Oscar looks in the bag. The film is bleak and brilliant. Batman is Hamlet and Ledger is a sensation as the Joker. The late legend doesn’t just steal the film, he murders it in style. You will feel utterly numb afterwards" - James Christopher
Gomorrah
"Matteo Garrone’s startling film about the criminal underworld in Naples is one of these rare movies that can alter our perception of life. It's brave to the point of foolhardy" - James Christopher
Man On Wire
"The American director James Marsh has created one of the greatest heist films of all times. Two things make his gripping docudrama so different: it’s all true, and the only thing stolen is air. It isn’t about art, it’s about us" - Cosmo Landesman
There Will Be Blood
"Paul Thomas Anderson's movie about the scramble for oil is a masterclass in how the West was truly sold. It's a marvellously entertaining soap: a sort of Dickens does Dallas, without the sex or swimming pools" - James Christopher
Time and Winds
"The kind of movie that was invented for the word “ineffable”. It is, at a guess, about life’s relentless march, about death, rebirth, and the hollow limits of religion in the face of overwhelming nature. When you’ve got it you’ve got it for good" - Kevin Maher
4 Months, 3 Weeks & 2 Days
"Every frame of this Romanian drama set in the 1980s about two female students trying to arrange an illegal abortion is brilliantly thought out. A stunning and demanding watch" - James Christopher
Alexandra
"Aleksandr Sokurov’s strange and dusty fable charts the unlikely visit of an old Russian woman to her grandson’s desert garrison in Chechnya. Full of intriguing mysteries" - Edward Porter
Appaloosa
"Director (and star) Ed Harris reintroduces us to the old-style strong and silent western hero. Get ready to swoon" - Wendy Ide
Assembly
"Feng Xiaogang’s epic war film is just about the most impressive one since Saving Private Ryan" - Cosmo Landesman
Australia
"Baz Luhrmann's long-awaited, and over-budget epic manages, against the odds, to avoid turning into one big sunburnt stereotype about Godzone country. Compellingly beautiful and breathtakingly cruel" - Anne Barrowlcough
Be Kind Rewind
"The plot here is perfunctory, but the amateur-movie shoots are wonderful, mixing equal parts of silliness, sweetness and wit" - Edward Porter
Before the Devil Knows You’re Dead
"Nobody does self-loathing with quite the same dissolute panache as Philip Seymour Hoffman" - Wendy Ide
Bigga than Ben
"Two Russian immigrants come to London hoping to make an easy fortune, but turn to a life of crime: dark, funny, charming, fast, immoral, decadent and delightful" - Cosmo Landesman
Blindsight
"Strikingly photographed documentary that unfolds into a story of human achievement and a study of the East-West culture clash" - Wendy Ide
Black White + Gray
"Terrific documentary about the unsung collector Sam Wagstaff and his lopsided relationship with his hungry young artist lover Robert Mapplethorpe" - James Christopher
The Boss of It All
"The Danish iconoclast Lars Von Trier finally embraces the centre ground with this smart and witty mainstream comedy" - Kevin Maher
The Boy in the Striped Pyjamas
"One of the most moving and remarkable films about childhood I’ve ever seen: a simple tale of unimaginable horror" - James Christopher
Burn After Reading
"An irreverent blast of screwball nihilism, twisty machinations and goofball performances" - Kevin Maher
California Dreamin'
"Inspired by a real life stand-off between stranded US troops and the inhabitants of a tiny Romanian village" - Kevin Maher
The Changeling
"This mature and thoughtful film is a many-layered triumph for Clint Eastwood and Angelina Jolie" - Kevin Maher
Chocolate
"From the director who brought us the stunt-tastic Ong-Bak comes another symphony of exquisitely choreographed carnage" - Wendy Ide
Cloverfield
"An hour in I started to sweat. And I nearly threw up trying to make sense of the increasingly chaotic and frightening scenes of the gripping climax" - James Christopher
A Complete History of My Sexual Failures
"An egocentric documentary-maker traces his romantic ineptitude and sexual impotence through awkward interviews with irate ex-girlfriends" - Kevin Maher
Couscous
"Few recent films have captured family as evocatively as this multi-award-winning French movie" - Wendy Ide
Definitely, Maybe
"A romantic comedy with a refreshingly adult sensibility and plot that doesn’t feel that it has been recycled and regurgitated by innumerable Cameron Diaz movies" - Wendy Ide
The Diving Bell and the Butterfly
"Julian Schnabel has taken the hoary old hospital/disabled drama and given it an art-house makeover, producing something moving and visually stunning" - Cosmo Landesman
Donkey Punch
"This neat British horror-thriller stood head and shoulders above almost all of the fare on offer in Sundance this year" - Damon Wise
The Edge of Heaven
"Isn't an homage to anything other than the unassuming genius of its German-born Turkish writer-director Fatih Akin" - Kevin Maher
Four Minutes
"Chris Kraus's second feature is a marvellous piece of cinema that hides its secrets like a Russian doll" - James Christopher
Frost/Nixon
"The build-up to the final confrontation in Peter Morgan’s pin-sharp drama about the television duel between Richard Nixon and David Frost is an absolutely electric piece of cinema" - James Christopher
Garage
"Josie is a lonely bachelor who mans the local garage. The beauty of this lovely, sad little film is the wealth of detail in every scene" - Wendy Ide
Garbage Warrior
"For the past three decades a silver-tressed eco-hero has been transforming piles of glass bottles, beer cans and rubber tyres into wondrous houses in the New Mexican desert" - Ed Potton
Gone Baby Gone
"Gripping film that uses the disappearance of a child to explore the disappearance of the basic decencies within adult society" - Cosmo Landesman
Half Moon
"The savage drama of the landscape, the indomitable optimism of the people and the passion of the ubiquitous music is universal in its appeal" - Wendy Ide
Halla Bol
"Asserts that many Indians are hapless victims of a hierarchical nepotistic society which offers little leeway. Exerts a powerful grip" - Anil Sinanan
Happy-Go-Lucky
"Mike Leigh has devised a delightful comedy that sinks its teeth into your heart with unexpected power" - James Christopher
Hellboy II: The Golden Army
"A wonderful mix of pulp fiction and fairy tale, monster saga and Tolkien mythology. Imagine Philip Marlowe going down the mean streets of an underworld awash with psycho goblins and killer fairies" - Cosmo Landesman
High School Musical 3
"As shiny and polished as newly fitted dental veneers and, like most Disney products, relentlessly family-friendly" - Wendy Ide
How to Lose Friends and Alienate People
"This hilarious account of the fall and rise of an English hack in New York is about what happens when you lose your principles and become alienated from your better self" - Cosmo Landesman
Hunger
"Turner prize-winning artist Steve McQueen's savage portrait of hunger striker Bobby Sands is a chilling drama, a controversial and provocative act of remembering" - James Christopher
I.O.U.S.A.
"Unexpectedly entertaining, given that it’s about dodgy accounting on an epic scale, the film predicts an economic cold shower that is about to douse America’s prospects" - Wendy Ide
I've Loved You So Long
"This impressive film debut by the writer and director Philippe Claudel is a story of redemption and rehabilitation" - Cosmo Landesman
In Bruges
"A witty, wordy film which, for the first half at least, is driven almost entirely by dialogue rather than action" - Wendy Ide
In Search of a Midnight Kiss
"Made on a tiny budget, this black-and-white gem is one of the best US indie movies since Clerks" - Wendy Ide
In the Valley of Elah
"Tommy Lee Jones’ Oscar-nominated performance is impeccably judged. Paul Haggis’s superb script is multi-layered" - Wendy Ide
Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull
"This fantastic Steven Spielberg adventure is a marvellous return to form for Professor Henry Jones Jr" - James Christopher
Iron Man
"The first blockbuster movie of the summer, and, despite the topical Taleban atrocities, a roaring fairground ride" - James Christopher
Jar City
"An atmospheric police procedural full of scorched sheep heads, pickled babies’ brains and ice – and that’s just for lunch" - Wendy Ide
Jodhaa Akbar
"Oscar-nominated Lagaan director Ashutosh Gowariker’s sumptuous period epic has all the ingredients of a Cecil B DeMille entertainer" - Anil Sinanan
Joy Division
"Although the death of Curtis casts a shadow over the film, there is also a spirit of celebration and genuine admiration for the band" - Wendy Ide
Juno
"A small, quirky teenage comedy that was all set to become a cult classic like Rushmore – then went and earned four Academy Award nominations" - Cosmo Landesman
Kamikaze Girls
"Tetsuya Nakashima has created a truly original teenage film - and, in doing so, shows how predictable recent similar projects from Hollywood have been" - Cosmo Landesman
Kenny
"This low-budget Australian mockumentary is one of the funniest, warmest films of the year, and Jacobson’s performance is so real that at times it feels unscripted" - Nigel Kendal
Kung Fu Panda
"In terms of pure family fun and entertainment, this is one of the best animation films to appear for a long while" - Cosmo Landesman
La Zona
"Rodrigo Plá's story of murder in a gated community is a searing commentary on life in contemporary Mexico and the vast disparity in influence, privilege and life expectancy between the rich and the poor" - Wendy Ide
Linha de Passe
"Ultimately, there is optimism, albeit tempered by the poignancy of lives shadowed by São Paulo’s harsh indifference" - Wendy Ide
Lust, Caution
"Only a director as revered as Ang Lee could have shot a story about China as explicit and raw as this. The sex is brutal. The history is taboo" - James Christopher
Mad Detective
"This brilliant, funny Hong Kong thriller puts Hollywood to shame. A rookie cop enlists the aid of the former homicide detective to solve a murder case involving a missing policeman and his stolen gun" - Tom Charity
Mamma Mia! The Musical
"They’ll probably revoke my membership of the Straight Men’s Sneering Association for this, but Mamma Mia is actually rather wonderful. Sharp, hilarious and so beautifully shot that you can almost smell the Ambre Solaire" - Hugo Rifkind
Memories of Underdevelopment
"A fascinating and subtle study of an intellectual adrift in Castro’s Cuba, mixing documentary footage, flashbacks and literary narration" - Cosmo Landesman
Mongol
"Are you ready for the new Genghis: romantic lover, caring dad, wonderful husband and enlightened ruler?" - Cosmo Landesman
My Brother is an Only Child
"Formula-free melodrama that follows two boisterous brothers through the turbulent realities of Italian political extremism" - Kevin Maher
My Winnipeg
"Shot mostly in black and white, in the densely cut style of the 1920s movies that director Guy Maddin loves, the film has a strange, incantatory rhythm" - Tom Charity
No Country for Old Men
"A tense thriller with a dusty Texan ambience and a melancholy tone, featuring a wonderful bit of casting: Javier Bardem in the bad-guy role" - Edward Porter
OSS-117: Cairo, Nest of Spies
"Forget 007 - action fans can have all the fun with his magnificently titled smooth French counterpart" - Kevin Maher
Of Time and the City
"This rich cinematic memoir of Liverpool from Terence Davies is a British gem. Elegant and slightly elegiac, this is a film to be cherished" - Wendy Ide
Out of the Blue
"The genius of the film is to draw the audience, almost immediately, into the community. These are ordinary people who could be living next door to any of us" - Wendy Ide
P2
"The cruel beauty of the film is that it hinges on obsession and hate. The performances are outstanding" - James Christopher
Persepolis
"This vivid autobiographical animation shows the human cost of life under a totalitarian regime" - Cosmo Landesman
Ponyo On The Cliff By The Sea
"Sparsely populated by Miyazaki’s usual standards, the film concentrates on family, specifically the relationship between mother and child" - Wendy Ide
Quantum of Solace
"Daniel Craig’s craggy agent picks up exactly where he left off in another bruising thriller that leaves you feeling both drained and exhilarated" - James Christopher
Quarantine
"Dowdle’s thriller is a consummate nerve-shredder. And any film that buries an axe in the skull of reality television is to be cherished" - James Christopher
Quiet Chaos
"Moretti's movie about a media executive whose wife dies in a freak fall builds a devastating portrait of a man mildly estranged from his daughter yet completely out of touch with his own humanity" - Kevin Maher
Rachel Getting Married
"Jonathan Demme pays homage to Robert Altman with the emotionally charged and darkly comic drama" - Wendy Ide
Redacted
"Not just a damning inside account of loud and bullish rednecks, but a virtuoso piece of experimental film from Brian De Palma" - James Christopher
RocknRolla
"You can sneer at Guy Ritchie's mockney heritage. But you cannot deny that as a full-throttle film-maker he is hard to beat for sheer energy" - Kevin Maher
Shine a Light
"Martin Scorsese’s recording of the band’s 2006 charity concert in New York’s relatively intimate Beacon Theatre is a revelation" - Kevin Maher
The Silence of Lorna
"The tension grows, scene by guilty scene. This is another absorbing piece of cinema by Jean-Pierre and Luc Dardenne" - James Christopher
Somers Town
"Not as touching as Meadows wants it to be: too lightly sketched for that. Even so, the film puts a smile on your face and freshens your brain with its li veliness" - Edward Porter
The Spiderwick Chronicles
"The most enjoyable PG fantasy this side of Hogwarts, and the first worthy rival to J. K. Rowling’s mighty franchise" - James Christopher
Still Life
"A low-key meditation on the final days of a community through the eyes of two outsiders, it's a fascinating, understated masterpiece" - Wendy Ide
The Strangers
"Supposedly based on a true story, this is the terrifying tale of what happened one night in 2005, when a couple were paid a visit by strangers at four in the morning" - Cosmo Landesman
Summer Hours
"In Olivier Assayas’s drama, three siblings must decide what to do with a valuable art collection inherited from their late mother" - Edward Porter
Sweeney Todd: the Demon Barber of Fleet Street
"As the boat slips under a spooky London Bridge it becomes quite clear that Tim Burton was born to film this strange and spooky chamber piece" - James Christopher
Taxi to the Dark Side
"America’s abhorrently flexible attitude towards torture in the post-9/11 era has inspired several recent dramas, but none packs the punch of Alex Gibney’s Oscar-winning documentary" - Ed Potton
Terror's Advocate
"The subject of Barbet Schroeder’s documentary is Jacques Vergès, a French lawyer who has defended numerous terrorists and other pariahs" - Edward Porter
Thoda Pyaar Thoda Magic
"Delightful Bollywood fantasy which is an inventive blend of Mary Poppins meets The Sound of Music" - Anil Sinanan
Under the Bombs
"Not the usual look at the Middle East: a love story, a road movie and an important piece of reportage that is angry, funny and deeply moving" - Cosmo Landesman
Unrelated
"This subtle film about an unhappily married woman in her forties – desperately seeking the rest of her life – is a gem" - James Christopher
Vicky Cristina Barcelona
"Woody Allen’s latest comedy is a subtle spoof on the Don Juan myth and the funniest of the four films that he has assembled in Europe" - James Christopher
W.
"The sheer warmth of Josh Brolin’s performance as George W Bush is as unexpected as Oliver Stone’s restraint" - James Christopher
The Wackness
"Not a portrait of a generation, it’s a portrait of outsiders and oddballs of every age: funny, poignant and well worth seeing" - Cosmo Landesman
Wall-E
"The future unspools like an old-fashioned silent movie. Barely a word is spoken, yet the sepia images reveal a dystopian marvel" - James Christopher
Water Lilies
"Captures the casual cruelty, paralysing uncertainty and exaggerated passions of teenage girls, conditioned to be decorative" - Wendy Ide
Waltz with Bashir
"This is one of those rare films that leaves you feeling as if you’ve seen something you can take home and talk about" - Cosmo Landesman
The Wave
"The question that hangs over this high-school drama meets liberal Germany’s worst nightmare is this: could totalitarianism ever happen again there?" - Cosmo Landesman
We Are Together
"Spiritually uplifting documentary about an institution that provides a roof, bed and a surrogate family for children who have lost their parents to Aids" - Wendy Ide
What Just Happened?
"Withering comedy of appalling Hollywood manners that puts the boot into poncy art house directors and charts the tantrums of over-paid stars" - James Christopher
XXY
"LucÍa Puenzo’s dry and prickly drama is a terrific flash of Argentine magic. The twists would delight Almodóvar" - James Christopher
You, the Living
"The slapstick sequences are every bit as hilarious as the best of Tati, Keaton or Chaplin, and you end up willing the rest of the movie to sustain that level of euphoria" - Tom Charity
Kaynak: http://entertainment.timesonline.co.uk/
20 Aralık 2008
Sophocles Screenwriter Software version 1.1
Çok sevgili Limonluk.Net takipçileri, buyrun size yeni yıl hediyesi!
Yazılım dünyasının sinema sektörüne kazandırdıkları gerçekten gözlerimizi yaşartıyor.
Yüzlerce ses, görüntü, kurgu, video izleme programından sonra artık senaryolarımızı yazarken word'den ya da notepad'den başka alternatiflerimiz de var! Yaşasın screenwriter'lar!
Tabii bu programlar verilen üç-beş anahtar kelimeyle size 90 dakikalık uzun metraj senaryosu yazan text-generator'lar değil. (Aslında hiç de fena fikir değil, biri yazsa ya:))
Piyasada senaryo yazmaya yeni başlayan amatörler ya da profesyonel
İşte "Sophocles" böyle bir senaryo yazma programı.
Şimdi antik çağın ünlü düşünürü ve trajedi yazarı Sophocles için 1 dakikalık bir saygı duruşuna geçiriyoruz...
Amerikan senaryo yazım tekniği ile tasarlanan program, "şurası BÜYÜK HARF, şurası bold , burası diyalog" diye diye dertlenmenizi bir nebze olsun önlüyor.
Şuan piyasaki son versiyonu Sophocles 3.
Sınırlı özelliklerin açık olduğu demo versiyonunu denedikten sonra satın almak isterseniz de 120$ gibi bir meblağ ödemek durumundasınız.

İşte Limonluk olarak burada devreye giriyoruz çok sayın senaristler ve senarist adayları.
"Sophocles 3" ün maalesef henüz crack'i veya patch'i yok. Bütün internet alemini talan ettik, fakat ve maalese bulamadık. Ama "Sophocles version 1.1"in var!
Uzun lafın kısası aşağıdaki rapidshare.com linklerinde programın ilk versiyonunu ve keyfile-maker isimli iki crack dosyasını bulabilirsiniz. Programı kurun, sonra iki crack'ten herhangi birini çalıştırarak bir "log" dosyası üretin. Bu dosyaya çift tıkladıktan sonra gelen soruya "evet!" diyin. Ve iyi günlerde kullanın, bol bol senaryo yazın ;)
Eğer daha önce programın son versiyonunu indirdiyseniz öncellikle onu kaldırın ve kayıt defterindeki tüm kayıtları silin.
(2. crack dosyası yedektir, "n'olur, n'olmaz belki biri çalışmaz" diye. Valla hep sizi dşünüyoruz...)
http://rapidshare.com/files/175153578/soph_version1.1.rar
http://rapidshare.com/files/175153579/Sophocles_v1.1_by_Eminence.zip
http://rapidshare.com/files/175153580/Sophocles_v1.1_Keyfilemaker.zip
Kolay gelsin..
13 Aralık 2008
6 45'ten1 Motto
6.45 (AltıKırkbeş), kimi zaman eleştirilse de, şuan web sitesine ulaşılamasa da, şimdiye kadar bastığı yazarlarla alkış almış bir yayınevi. Pek tabii kitapların ilk sayfalarına, önsözüne düştükleri notlar, kısa hikayecikler ve mottolar da en az yayınladıkları yazarlar kadar meşhurdur. İşte Lull Sinema Kitapları Dizisi Kayıp Otobanlar Yol Filmlerinin Sıradışı Tarihi (Jack Sargent, Stephanie Watson) kitabının künye sayfasından Kadıköy'e bir güzelleme...
26 Kasım 2008
PELİN OTUNUN SON DURAĞI, İÇKİDEN PARFÜME ABSINTHE BÜYÜSÜ
Efsanevî içkinin kaynağı olan, gümüşî beyaz renkte ipeksi tüylerle kaplı ve parlak yeşil bir saplı absinthe bitkisinin hikayesi ise antik Yunan’a kadar uzanıyor. Alkolle karıştırıldığı zaman olumlu ve olumsuz özellikleri ebedî bir tartışma konusu olan absinthe bitkisi, 2000 yıl öncesinin mucize şifa kaynağı. Hipokrat’ın (460-370 i.ö.) da afrodizyak özelliğinin altını çizdiği, o zamanlar Artemis’in bitkisi diye bilinen absinthe yunan sitelerinde kürtaj amaçlı ve panzehir olarak kullanılırmış.
Absinthe’in içki olarak ortaya çıkışı için çeşitli teoriler olsa da, ilk olarak 1792 yılında Fransız doktor Pierre Ordinaire tarafından ticari amaçlı üretildiği düşünülmektedir. Bilinen en eski fabrikasyon üretimi ise, Pontallier'de 1806 yılında yapılmıştır. Bu nokta şirket, çeşitli defalar yer değiştirmiş, çeşitli kişilere satılmıştır; şirketin esas tanınması ise Fritz Duval tarafından işletilmeye başlanınca olmuştur.
Bu dönemde Absinthe’in tıbbi amaçlı kullanımı halâ devam etmekte ve yapılış tarzı gizli tutulmakta idi. 1840'larda Fransız-Cezayir savaşları sırasında tıbbi amaçlı olarak (özellikle dizanteri ve bağırsak kurtlarına karşı etkin mücadelede) yaygın şekilde kullanılmıştır.
Bu esnada askerler absinthe’in tıbbi etkisinin yanı sıra içki olarak değerini fark etmişlerdir. Savaştan sonra, içkinin ününün yavaş yavaş duyulmasıyla, çeşitli barlarda (küçük Fransız barları; bistro) müşterilere sunulmaya başlanmıştır.
1850'lerde Napolyon döneminde bir anda moda hale gelmiştir. Neredeyse binlerce farklı versiyonu ortaya çıkmış, toplam içki üretiminde ve tüketiminde lider hale gelmiştir.
III. Napolyon dönemi Absinthe'in altın çağı olarak bilinir; özellikle orta Avrupa, Fransa ve bir ölçüde yeni kıta Amerika’da absinthe çılgınlığı yayılmıştır. 20yy.’ın başlarında yasaklanmadan önce, Fransa’da yılda 36milyon litre absinthe tüketildiği kayıtlara geçmiştir...
SANATTA ABSINTHE BÜYÜSÜ…
”Yeşil Peri” nin baştan çıkarttığı bohem entelektüel dünyanın ünlüleri arasında Oscar Wilde, Jack London, Paul Verlaine, Emile Zola, Charles Baudelaire, Victor Hugo, Ernest Hemingway ve Arthur Rimbaud gibi edebiyatçılar, Edouard Manet, Henri de Toulouse-Lautrec, Edward Munch gibi ressamlar ve elbette Picasso, Degas ve Van Gogh üstatlar bulunuyor.
Solda:
Edgar Degas’nın 1893 tarihinde yaptığı ve “Au Café” adını verdiği tablo, resimdeki Absinthe içkisinden ve Absinthe içen figürlerden dolayı “L’Absinthe” olarak anılmaya başlanmıştır…
Sağda:
Vincent Van Gogh’un bir şişe Absinthe devirdikten sonra kulağını kestiği rivayet edilir. Bu efsanenin gerçekliği bilinmez ama, ünlü ressama gökyüzünü,
yeryüzü kadar yeşil boyatan Absinthe’den başkası olabilir mi?
"After the first glass, you see things as you wish they were; after the second, you see things as they are not; finally you see things as they really are, and that is the most horrible thing in the world."
Oscar Wilde
“İlk bardaktan sonra nesneleri olmasını istediğiniz gibi görürsünüz; ikinciden sonra nesneleri olmadıkları gibi görürsünüz; ama üçüncüyü içtikten sonra nesneleri gerçekten oldukları gibi görürsünüz ki, en korkunç şeydir bu dünyada..."
Oscar Wilde
Yukardaki fotoğrafta From Hell filminin baş kahramanı Dedektif Frederick Abberline'ni Absinthe'in o büyülü etkisi altındayken görüyorsunuz. Aşağıda yer alan ve filmden alınmış video ise ve onu böylesine kendinden geçiren 'Absinthe ayinini' gösteren sahne...
Hem absinthe, hem Jonny Depp.. ah.. ah...:)
2 Kasım 2008
Blogger'a Erişimin Engellenmesi ve İnternette Sansür
Pek Sayın ve Sevgili Limonluk.Net takipçileri, malumunuz üzere geçtiğimiz hafta 24 Ekim 2008 cuma günü Diyarbakır 1. Sulh Mahkemesi, Digitürk firmasının avukatlarının yaptığı başvuru üzerine verdiği karar doğrultusunda blogger.com ve blogspot.com uzantılı tüm sitelere erişim Türkiye sınırları içinde engellenmişti.

Tam haftasonuna denk gelen kapatma kararı, hem blog yazarları hem blog takipçileri, hem de işin uzmanları tarafından ciddi bir biçimde tepkiyle karşılandı ve erişim engeli 28 ekim 2008 salı günü öğlen saatlerinde "geçici olarak" kaldırıldı.
Limonluk.net ve 9kare.Net ekibi olarak "internetin doğasına aykırı olan" tüm engelleme kararlarına karşı olduğumuzu daha önce belirtmiştik.
Çocuk pornosuna, telif hakkının gasbına ve elbette önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'e hakaret içeren her türlü içeriğe karşıyız; ama pire için yorgan yakmanın, teknolojinin "t"sinden, internetin "i"sinden habersiz tüm uygulamaların da sonuna kadar karşındayız.
Bu, baştan aşağıya yanlış olan uygulama kararının yürürlüğe koyulduğu haftasonu "farklı" kanallardan blogger'a ve sitemize ulaşıp bir protesto metni yazmaya çalıştık ama bloglar DNS ayarı değiştirilerek okunabilse de, blogger alt yapısında ileti yazıp, göndermek mümkün olmadığından sıcağı sıcağına hislerimizi sizinle maalesef paylaşamadık.
Bu yüzdendir ki, aşağıda geçen cumartesi kaleme aldığımız protesto metnini noktasına virgülüne dokunmadan sizinle paylaşmak istiyoruz.
Bu da oldu sevgili internet kullanıcıları! Hangi aklı evvelin aklına estiğini henüz öğrenemediğimiz bir biçimde blogger.com alt yapısını ve blogspot.com alt domainlerini kullanan tüm blog sahipleri/yazarları 24 ekim 2008 cuma akşamüstü saatlerinden bu yana bloglarına erişemiyor.
Pek tabii okuyucular da erişemiyor, fakat blogger alt yapısını 11 farklı internet sitesiyle kullanan bir ekip olarak, domainlerimizin getirdiği sayfada "Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir." yazısını görmek kelimenin en basit haliyle utanç verici.
Bu yüzdendir ki Türkiye'nin Karşılaştırmalı Edebiyat branşına dair ilk ve tek bağımsız sitesi www.karsilastirmaliedebiyat.com'a normal yollarla an itibariyle ulaşılamıyor. Aynı biçimde 9kare.net altında yer alan Limonluk.Net / Kitapligim.org / Kahvekupasi.com ve diğer internet sitelerimize de erişim engellenmiş bulunuyor.
"Çok güzel hareketler bunlar!", durmak yok yola devam! hamdolsun internette sansürü destekliyoruz! Atatürk'e hakaret eden, müstehcen ya da kumar oynatan nasıl bir yayınımız varsa, bizim de 1 milyondan fazla kullanıcı gibi doğrudan kapatılmamız caiz görülmüştür.
Eğer yasaklama önümüzdeki haftaiçinde de devam ederse, acil olarak başka bir çözümle sitemizin yayınına devam edeceğimizi bildirir, bizden değil çağdışı kalmış yargı kararlarından kaynaklanan bu durum için tüm takipçilerimizden özür dileriz.
9Kare.Net ekibi
Tüm internet kullanıcılarına sansürden, engellemelerden ve yasaklamalardan uzak, Muz Cumhuriyeti'nde yaşadığımızı hissetmediğimiz özgür internet deneyimleri diliyoruz!
15 Ekim 2008
"Blog Action Day 08: Poverty"- Türkiye'deki Kaçak-Göçmen İşçiler / ILLEGAL MIGRANT LABOUR FORCE IN TURKEY
“15th October Blog Action Day” organizasyonuna Limonluk olarak biz de katılıyoruz. Ve dünyadaki fakirliğe, emeğin sömürüsüne dikkat çekmek için, ekonomik krizlerin her daim en alt ve orta gelir düzeyindekilere ödetildiği bu “düzende” (!) global değil, daha mikro bir örnekle bu eylem çağrısına uyuyoruz.
İncelememin konusunu, eski komünist rejimlerle yönetilen Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinden, kısmen Rusya, Ukrayna, ve Romanya’dan Türkiye’ye 1 aylık turistik vizeyle gelip, burada aylarca hatta yıllarca kaçak ikamet eden ve çalışan insanlar oluşturuyor. Onlar göçmen statüsünde değil, çünkü Türkiye’ye göçüp, yerleşmek gibi bir niyetleri yok. Tek istedikleri ülkelerinde yaşanan ekonomik sıkıntılardan dolayı girdikleri borçları Türkiye’de daha iyi şartlarda çalışıp, daha iyi kazanarak kapatmak ve bir an önce ailelerinin yanına dönmek. Hiçbiri siyasi mülteci değil. Onlar için Türkiye’de zor şartlar altında da olsa aylık 500-600 YTL kazanmak, ülkelerine göre oldukça iyi bir gelir.
Komünizmin çalışabilen her bireye iş sağladığı sosyalist yaşam tarzını bugün eskilerde anı olarak hatırlayan Türkmen, Kırgız, Kazak ve Özbek vatandaşlar Türkiye’de artık iyiden iyiye örgütlenmiş bir sistemle kaçak ve elbette ki sigortasız çalıştırılıyorlar. Nasıl ki Türk vatandaşlar için bir gelişmiş bir Avrupa ülkesinde ya da Amerika’da kaçak çalışmak umut dolu bir hayalse, aynı durum tüm bu kaçak insanlar için geçerli. Belki Türkler ‘soydaş’ mantığına dayanarak daha insaflı davranıyorlar gibi düşünebilirsiniz; fakat kesinlikle yanılırsınız. Tam tersine paraya ihtiyacı olan, işe muhtaç bu insanların bu durumları fırsat bilinip, bazı uyanıklar için köşeyi dönme yolu olarak görülüyor.
Peki nasıl?
Bahsi geçen ülkelerden gelen/getirilen kadınların pek çoğu temizlik ve evlerde bakıcılık yaparak aylıklarını kazanmaya ve borç ödemeye çalışıyorlar. Alımlı Ukrayna ve Rus kadınlarının ise hangi sektöre (!) sürüklendiği malum. Kadın ticareti başlı başına bir meseleyken, durumları onlara nazaran görece daha iyi olan temizlikçiler ve hasta bakıcılar farklı sömürü tekniklerine (!) maruz kalıyorlar.
Öncellikle bu kadınlara evlerde iş bulan aracılar her seferinde ve her farklı iş için 1 aylıklarını komisyon olarak gasp ediyorlar. Dedik ya sektör bu, tabii kim kime bedava iş bulur değil mi? Gitti bir aylık. Bir aylık maaş da zaten başarabilirlerse dönüş için yol/uçak parası. Daha baştan 2 aylık çalışma kayıp.
Bu arada tüm bu kaçak çalışmaların ve ikametgahların önüne geçilmesi için aylık vizeler uzatılmıyor; vizenizin geçtiği her ay için ya yabancılar şubesine 100 YTL gibi bir ceza ödüyorsunuz, ya da tek kalemde ikamet cezası ödeyip pasaportunuza “5 yıl süreyle bir daha giriş yapamaz” ibaresi vurulmasına razı oluyorsunuz.
Eğer biraz safsanız, Türkiye’ye ilk gelişinizse, sizi getiren şirketten de (evet, bu insanları şirketler toplayıp getiriyor) tanıdığınız yoksa Türkçe’yi henüz çat-pat konuşuyorsanız sömürü kargaları için bire bir biçilmiş kaftansınız. Bir işinizi halletmek için insanlık gereği yapılması gereken bir yardıma bir haftalık emeğinizi kaptırmanız gayet olası. Her yerde komisyoncular pusuda bekliyorlar zira. “Ben senin yerine o işi hallederim, ama sana 150 kağıda patlar.” Emniyet, konsolosluk, iş bulma, bilet, havaalanına ulaşım, vize işlemleri… Ve nerdeyse geldiğine geleceğine pişman olacak olan emekçiler…
Bütün bunları yarı yatalak olan 90 küsur yaşındaki üst komşum sayesinde biliyorum. Daha doğrusu ona bakmaya gelen zavallı Türkmen, Özbek, Ukraynalı kadınlar sayesinde öğrendim. Dahası birazdan vereceğim örnekler çok uç gelebilir fakat çalışmaya muhtaç bu kadınlara nasıl davranıldığını, nasıl bir emek sömürüsü olduğunu sıralamak istiyorum. Öncellikle şu noktayı belirtmek isterim ki, sıralananlar genel bir kanı değil, sadece en kötü, en uç örnek üstünden gözlemlenmiş durumlardır. Üst komşum olmasından utandığım kadın gerçekten öyle merhametsiz bir insan ki, tüm bu olumsuzlukları bir Türk bakıcıya da yapabilirdi; fakat bu kadınların paraya ihtiyacı olduğunu bildiği için ve ödediği ücrete kendisine hiçbir Türk bakıcının bakmayacağının farkında olduğundan dolayı çirkefliklerini sürdürmekte ve verdiği maaşı öne sürerek kendini haklı görmekte inat etmektedir.
Gelin zaten fakir olan bu insanlara yapılan emek sömürüsünü, 2008 yılında yaşanan gerçek köleci anlayışı görün :
Maaş sadece 600 YTL, izin günü yok + izin parası da yok.
Evin temizlikten yemeğe; hanımın kişisel bakımından, yataktan/koltuktan ayağa kaldırılıp, oturtulmasına, ve evin alışverişe kadar her işini yapan kadınların evde pişen yemekten normal porsiyon yemeleri yasak. Her yemekten en fazla iki yemek kaşığı yiyebiliyorlar. Bunun yanı sıra buzdolabındaki her yiyecek adet ile sayılıyor, evin hanımı her yediği şeyi listeleyip, üstünü çiziyor. Onun ayırdığı ve kendi takdiri kadar uygun gördüğünden başka, kadınların herhangi bir şey yemesi yasak. Ancak kendi parasıyla alışveriş yaparsa karnını doyurabilir.
Evdeki şekeri, çayı kendileri için kullanmaları yasak.
İyi damacana suyundan içmek yasak; kadınlar musluktan su içiyor.
Ev telefonunu kullanmaları elbette ki yasak.
Terlikle halıya basmaları, koltuklara oturmaları yasak. Kadınlar yere çömeliyor, dolap dibine ilişiyorlar.
Şofbeni biraz sıcağa getirip sıcak banyo yapmaları yasak, çok elektrik gidiyormuş.
“Hanım” odada değilse bile televizyon seyretmeleri yasak.
Market ve telefon etmek dışında uzağa, herhangi bir yere gitmeleri yasak.
Kendi sabunlarını kendileri alacaklar.
Evde demirbaş herhangi bir şey kırılıp, bozulursa onarım parası kadından kesiliyor çünkü o kullanıyormuş evdeki eşyaları! İnsan yerinden kendi başına kalkamayacak kadar kötürüm olup, bu kadar merhametsiz olabilir. Musluk bozulursa, buzdolabı arıza yaparsa kadın ödeyecek! Çünkü hanımefendi kalkıp kullanmıyor ev eşyalarını, kadınlar kullanıyormuş! Köle gibi davrandığı kadınlar bu koşullarda ona hizmet vermek için kendi evinin eşyalarını kullanıyorlar ve 50 yıllık eşyalar ellerinde kalırsa vay hallerine! Bu eşyalara hanımefendinin her gün oturduğu açılır kapanır koltuk ve işitme cihazı dâhil; çünkü o işleri de kadınlara yaptırıyor.
Gerçekten akıl alacak gibi değil, bu liste daha da uzayıp gidebiliyor çünkü. Dediğim gibi bu paragöz, Moliere’in Cimri’sini mumla aratacak nitelikte olan bir kadının evine gelen çalışanlara genel davranış biçimi. Evine her Türkmen ya da Özbek çalışan alan insanların bu tarzda davranmadığını umuyorum, ummak istiyorum. En azından üst kata gelip de, hemen kaçan çalışan kadınlardan öyle olmadığını duyuyorum. Üstelik bu emek sömürüsü İstanbul’un en zengin semtlerinden birinde, Nişantaşı’nın göbeğinde yaşanıyor. Başka söze hacet bulamıyorum.
Fakat ne kadar farklı olursa olsun, ülkelerindeki fakirlik ve borçları yüzünden Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinden, Ukrayna, ve Romanya’dan Türkiye’ye gelen kaçak vatandaşlar oluşturdukları bu sektörle (!) köşeyi dönmek isteyenlere fırsat sağlıyorlar. İşte size bazı komisyon rakamları:
İş bulma, değiştirme = 1 aylık maaş (400-500 YTL)
Bilet aldırmak = 45-50 YTL
Havaş (10 YTL) veya IETT otobüsü (2 ytl 60 kuruş) ile gidilebilen Atatürk Havaalanına ‘ben sen götürürüm’ ile gitmek = 80 YTL
Havaalanında Check-in ve vize işlemini hallettirmek= 70-100 YTL
İngilizce bilmiyorsanız ki bu ülkelerden gelen insanların ortak dili Rusça; genç ve uyanık değilseniz ve herkesi kendi ülkenizden vatandaşı yurtdışında gördüğünüzde kendiniz gibi iyi niyetli sanıyorsanız vay halinize!
Bu emek sömürüsünü gerçekleştirenler kadar ‘insanlığa saygısız’ olmadığımdan dolayı isim açıklamayı uygun bulmuyorum; ama verdiğim detaylarla kendilerini tanıyanlara rezil olmalarını diliyorum sadece.
“15th October Blog Action Day organizasyonu için fakirliği konu alan ne yazabilirim?” diye düşünüyorken, burnumun ucundaki bu konunun pek çok insan tarafından bilinmeyen detaylarını ortaya dökmenin hem bir blogger, hem de bir online yayıncı adına boynumun borcu olduğunu fark ettim. Elbette bu yazıyı İngilizce kaleme alsam daha etkili olabilirdi, daha çok insana ulaşabilirdim ama çalışmaya gelen bu kadınları, bu durumlara düşürenler öncellikle kendi ülkelerinde kendi vatandaşlarına rezil olsunlar istedim. Eğer biraz insanlıkları ve utanmaları kaldıysa…
7 Eylül 2008
Yorum-suz İnsanlık Ayıbı!
"Nijerya’da AIDS’liler birbirleriyle evlendiriliyor"
İnternetin hemen hemen tüm haber sitelerinde bu başlıkla yayınlanan bir haber 5 Eylül 2008 Cuma gününden beri usul usul duruyor.
Bir tepki gelsin, diye bekliyor..
Fakat, en olur olmadık absürd habelerde "durmak yok yola devam" nidalarıyla döktüren hükümet yanlısı klavye delikanlıları ya da laikliği e-posta "forward'layarak" kurtaran sadık haber yorumcularından ses seda yok.
Ntvmsnbc.com sitesinde öss'yi kazanan Kürt bir çoban "ana dilimde olsa daha hızlı çözerdim soruları" deme gafletinde bulundu diye yer yerinden oynuyor, 5-6 sayfa okuyucu yorumları yayınlanıyor.
Ama gel gör ki, insanlık ayıbının "daniskasına" kimse çıt çıkarmıyor.
Oysa ki bu haber detaylı incelenmeyi fazlasıyla hak ediyor.
Önce haberi Radikal'den buraya aktaralım:
ANKARA - Nijerya’da AIDS’e yol açan virüs olan HIV’i taşıyanlar birbirleriyle evlendiriliyor.
Bauçi eyaleti yetkililerinin başlattıkları uygulama çerçevesinde son birkaç haftada 70 kadar çiftin evlendiği bildirildi. Program çerçevesinde HIV’lilerin birbirleriyle tanıştırıldıkları, ancak evlenmeyi kabul edip etmemekte serbest oldukları belirtildi.
Eyalet yetkilileri, virüs taşıyanların birbirleriyle evlenmesini sağlayarak hem hastalığın yayılmasının önlenmesine çalıştıklarını hem de hastalığın yarattığı "utancın ve tecridin" önüne geçmek istediklerini söylediler.
Buraya kadar ne kadar da iyi niyetliler değil mi? Bravo doğrusu bu yöntemi akıl edenlere, bunca senedir çare, aşı vs. bulmaya çalışan bilim insanlarının nasıl da aklına gelmemiş bu kadar uygar(!) bir çözüm?!!
Devam edelim:
Şeriatla yönetilen eyalette prezervatif kullanılması teşvik edilmiyor.
Nijerya’nın yetişkin nüfusunun yüzde 3’ünün HIV pozitif olduğu tahmin ediliyor ve yetkililer evlilik uygulamasının hastalığın yayılmasını önleyeceğine inanıyor.
İnsanlık ayıbına giydirilen kılıfa bakın! Şeriat yetkilileri inanıyormuş muş! Onlar gönülden inanınca belki kendi kendilerine bile tedavi olur bu çiftler. Bre yobaz kafalılar sizin şeriatınız nasıl korusun birbirleriyle evlendirilmiş o HIV'li çiftin AIDS'e yakalanmayacak bir çocuk sahibi olmasını? Sakın ola ki hiç kimseye prezervatif, doğum kontrol hapı vs. vermeyin emi! Bu çiftler "nasıl olsa daha beteri olamaz artık" deyip bolca sevişsin, dünyaya sakat, sağlam olsa bile 3-5 yaşında ölecek bebekler gelsin. Nasıl olsa Nijerya'da bebek ölüm oranları gelişmiş ülkelerden bile geri!
Yaradan yaratırken kafanızın içine önce akıl koymuş, adam akıllı kulllanamadığınız için yüzlerce yıl sonra arkasından 3 büyük dini, onların hükümlerini ve kanunlarını göndermiş. Şer-i kanunlarınızdan önce insanlar için kafanızı, aklınızı kullanın!
"İnsanları koruyoruz" kılıfıyla sağlam(!?) kişilerden HIV virüsü taşıyanları korumak adına başlattığınız bu uygulama insanlık dışıdır. Kimse kalkıp da yok "toplumların kendi kültürü, biz karışamayız, medeniyet empoze edemeyiz, edi, büdü" demesin. Virüs taşımayan insanlar için AIDS'ten korunmanın tek bir insani yolu vardır o da prezevatifle korunarak ilişkiye girmektir. Bunun dışında korunmadan çok eşli yaşamak, çok eşli olan ve şüpheleneceğiz insanlarla cinsel ilişkiye girmemek, tahlil edilmemiş kan almak veya vermek ve başkasının kullandığı enjektörü/iğneyi kullanmamak en basit "AIDS'ten korunma yolları" broşürcüğünde bile yazan maddelerdir. Fakat hiç bir broşür ya da kitapçık "HIV virüsü kaptıysanız gidin başka bir AIDS'li ile evlenin" demez.
"İnsanlar birbirlerini beğenmiş evlenmiş; üstelik gizli yapılıyormuş evlilikler sana ne bundan?!" diyenlere de cevabım şudur: Nijerya gibi bir ülkenin şeriatla yönetilen toplumunda, AIDS olup hayatınız karardıysa, değil biriyle cinsel ilişkiye girmek insanlar elinizi dahi sıkmayıp sizi tecrit ederken yetkili birileri çıkıp size uygun eş adayları gösterirse herhalde evlenirsiniz! İnsanoğluyuz hepimiz ve HIV virüsü taşıyan insanlar herhangi birinden daha hassas ve ilgiye, sevgiye muhtaçtırlar. Çünkü ölüyor, onun başka çaresi yok!
Önüne bir seçenek (!) sunuluyor ama kendi iyiliği için değil, toplumun geri kalanını daha fazla zehirlemesin diye..
Bu uygulama her haliyle insanlık ayıbıdır, hem kendi şahsım adına hem de Limonluk.net olarak bu uygulamayı sonuna kadar kınıyorum. BM uzmanları da "yapmayın, etmeyin, böyle olmaz" diye uyarmışlar ama onlara ne tabi..
Son söz olarak 5 dakika almayan bir Google taramasıyla aynı haberi giren en az 40 site (haber/forum) gezdim. İnternetin belli başlı gazeteleri, haber portallarını geçtim, en kalabalık forumlarda bile kimse ilgi göstermemiş bu önemsiz habere. Nijerya'nın AIDS'lilerinden bize ne?
Bir tek http://www.zekirdek.com/ sitesinde ilgili habere yorum yapılmış; bunun dışında Türkiye gençliğinin gündemini belirleyen ekşisözlük'te bile haberin izine rastlayamadım...

Taraf gazetesinden alınmış bu fotoğraf uygulamayı başlatan yöneticilerin dünya görüşünü özetler nitelikte..
İnternetin hemen hemen tüm haber sitelerinde bu başlıkla yayınlanan bir haber 5 Eylül 2008 Cuma gününden beri usul usul duruyor.
Bir tepki gelsin, diye bekliyor..
Fakat, en olur olmadık absürd habelerde "durmak yok yola devam" nidalarıyla döktüren hükümet yanlısı klavye delikanlıları ya da laikliği e-posta "forward'layarak" kurtaran sadık haber yorumcularından ses seda yok.
Ntvmsnbc.com sitesinde öss'yi kazanan Kürt bir çoban "ana dilimde olsa daha hızlı çözerdim soruları" deme gafletinde bulundu diye yer yerinden oynuyor, 5-6 sayfa okuyucu yorumları yayınlanıyor.
Ama gel gör ki, insanlık ayıbının "daniskasına" kimse çıt çıkarmıyor.
Oysa ki bu haber detaylı incelenmeyi fazlasıyla hak ediyor.
Önce haberi Radikal'den buraya aktaralım:
ANKARA - Nijerya’da AIDS’e yol açan virüs olan HIV’i taşıyanlar birbirleriyle evlendiriliyor.
Bauçi eyaleti yetkililerinin başlattıkları uygulama çerçevesinde son birkaç haftada 70 kadar çiftin evlendiği bildirildi. Program çerçevesinde HIV’lilerin birbirleriyle tanıştırıldıkları, ancak evlenmeyi kabul edip etmemekte serbest oldukları belirtildi.
Eyalet yetkilileri, virüs taşıyanların birbirleriyle evlenmesini sağlayarak hem hastalığın yayılmasının önlenmesine çalıştıklarını hem de hastalığın yarattığı "utancın ve tecridin" önüne geçmek istediklerini söylediler.
Buraya kadar ne kadar da iyi niyetliler değil mi? Bravo doğrusu bu yöntemi akıl edenlere, bunca senedir çare, aşı vs. bulmaya çalışan bilim insanlarının nasıl da aklına gelmemiş bu kadar uygar(!) bir çözüm?!!
Devam edelim:
Şeriatla yönetilen eyalette prezervatif kullanılması teşvik edilmiyor.
Nijerya’nın yetişkin nüfusunun yüzde 3’ünün HIV pozitif olduğu tahmin ediliyor ve yetkililer evlilik uygulamasının hastalığın yayılmasını önleyeceğine inanıyor.
İnsanlık ayıbına giydirilen kılıfa bakın! Şeriat yetkilileri inanıyormuş muş! Onlar gönülden inanınca belki kendi kendilerine bile tedavi olur bu çiftler. Bre yobaz kafalılar sizin şeriatınız nasıl korusun birbirleriyle evlendirilmiş o HIV'li çiftin AIDS'e yakalanmayacak bir çocuk sahibi olmasını? Sakın ola ki hiç kimseye prezervatif, doğum kontrol hapı vs. vermeyin emi! Bu çiftler "nasıl olsa daha beteri olamaz artık" deyip bolca sevişsin, dünyaya sakat, sağlam olsa bile 3-5 yaşında ölecek bebekler gelsin. Nasıl olsa Nijerya'da bebek ölüm oranları gelişmiş ülkelerden bile geri!
Yaradan yaratırken kafanızın içine önce akıl koymuş, adam akıllı kulllanamadığınız için yüzlerce yıl sonra arkasından 3 büyük dini, onların hükümlerini ve kanunlarını göndermiş. Şer-i kanunlarınızdan önce insanlar için kafanızı, aklınızı kullanın!
"İnsanları koruyoruz" kılıfıyla sağlam(!?) kişilerden HIV virüsü taşıyanları korumak adına başlattığınız bu uygulama insanlık dışıdır. Kimse kalkıp da yok "toplumların kendi kültürü, biz karışamayız, medeniyet empoze edemeyiz, edi, büdü" demesin. Virüs taşımayan insanlar için AIDS'ten korunmanın tek bir insani yolu vardır o da prezevatifle korunarak ilişkiye girmektir. Bunun dışında korunmadan çok eşli yaşamak, çok eşli olan ve şüpheleneceğiz insanlarla cinsel ilişkiye girmemek, tahlil edilmemiş kan almak veya vermek ve başkasının kullandığı enjektörü/iğneyi kullanmamak en basit "AIDS'ten korunma yolları" broşürcüğünde bile yazan maddelerdir. Fakat hiç bir broşür ya da kitapçık "HIV virüsü kaptıysanız gidin başka bir AIDS'li ile evlenin" demez.
"İnsanlar birbirlerini beğenmiş evlenmiş; üstelik gizli yapılıyormuş evlilikler sana ne bundan?!" diyenlere de cevabım şudur: Nijerya gibi bir ülkenin şeriatla yönetilen toplumunda, AIDS olup hayatınız karardıysa, değil biriyle cinsel ilişkiye girmek insanlar elinizi dahi sıkmayıp sizi tecrit ederken yetkili birileri çıkıp size uygun eş adayları gösterirse herhalde evlenirsiniz! İnsanoğluyuz hepimiz ve HIV virüsü taşıyan insanlar herhangi birinden daha hassas ve ilgiye, sevgiye muhtaçtırlar. Çünkü ölüyor, onun başka çaresi yok!
Önüne bir seçenek (!) sunuluyor ama kendi iyiliği için değil, toplumun geri kalanını daha fazla zehirlemesin diye..
Bu uygulama her haliyle insanlık ayıbıdır, hem kendi şahsım adına hem de Limonluk.net olarak bu uygulamayı sonuna kadar kınıyorum. BM uzmanları da "yapmayın, etmeyin, böyle olmaz" diye uyarmışlar ama onlara ne tabi..
Son söz olarak 5 dakika almayan bir Google taramasıyla aynı haberi giren en az 40 site (haber/forum) gezdim. İnternetin belli başlı gazeteleri, haber portallarını geçtim, en kalabalık forumlarda bile kimse ilgi göstermemiş bu önemsiz habere. Nijerya'nın AIDS'lilerinden bize ne?
Bir tek http://www.zekirdek.com/ sitesinde ilgili habere yorum yapılmış; bunun dışında Türkiye gençliğinin gündemini belirleyen ekşisözlük'te bile haberin izine rastlayamadım...

Taraf gazetesinden alınmış bu fotoğraf uygulamayı başlatan yöneticilerin dünya görüşünü özetler nitelikte..
Etiketler:
Her Telden!,
Kültür-Sanat Haberleri
28 Ağustos 2008
Bu Ağustos Bitmenden...
2008'in sekizinci, yazın son ayı Ağustos bitmeden aşağıdaki listeden kendinize bir hediye verin ve bu haftasonu bitmeden birini mutlaka yapın!

Pera Müzesi'de Mayıs başında açılan Joan Miro sergisi bu pazar bitiyor, acele edin!
İstanbul'un görece serin geçen bugünlerinde sahilde bisiklet sürün.
Anadolu yakasında Bostancı sahilinden başlayıp, Pendik'e kadar devam eden sahil yolu bisiklet severler için hem güvenli, hem de ada manzaralarıyla tam seyirlik bir orta.
Avrupa kıyısında herhangi bir bisiklet yolu bulunmamakla birlikte, Beşiktaş-Ortaköy-Bebek hattını izleyerek Sarıyer'e kadar pedallayabilirsiniz.


Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi'nde pul olan paramızın Osmanlı'dan bu yana tarihini görün.
Malum Ramazan geliyor; gerçi özgür(!) bir ülkedeyiz ama pazar olmadan bir akşam Ortaköy sahilinde için, köprü ışıklarını seyrederek boğazın keyfini sonuna kadar çıkartın. Zira başka İstanbul yok.
Ortaköy ters ise Nevizade'de takılın...


Eminönü'nden Ramazan alışverişi yapın. Özellikle alışveriş için cumartesi gününü seçin, ve gününüzü görün:)) İzmir'deyseniz adresiniz Kemeraltı çarşısı olsun.
Yaz sonu indirimleri de bitmek üzere. Bu hafta yaz eksiklerinizi tamamladınız, tamamladınız. Yoksa önümüzdeki bahara kadar yaz sezonunu beklemek zorundasınız, bizden hatırlatması.. (Gerçi ay sonu daha maaş almadan hem Ramazan hem indirim alışverişi nasıl olur ben de bimiyorum, deneyip göreceğiz...)
Ve son olarak incir yiyin! Ağustos bitiyor ve doğal olarak incirlere de vda ediyoruz. Yeşil ya da siyah incir hangisinden bulabiliyorsanız, yumulun ve doya doya incir yiyin. Ucuz incir için marketleri değil, semt pazarlarını tercih edin.
Aman ipin ucunu kaçırıp da sindirim sisteminizi alt üst etmeyin. Bizden söylemesi;)
Herkese serin ve mutlu bir eylül başlangıcı dileriz...
Fotoğraflar: Wow istanbul, wikimedia ve müzelerin kendi web sitelerinden alınmıştır.
Pera Müzesi'de Mayıs başında açılan Joan Miro sergisi bu pazar bitiyor, acele edin!
İstanbul'un görece serin geçen bugünlerinde sahilde bisiklet sürün.
Anadolu yakasında Bostancı sahilinden başlayıp, Pendik'e kadar devam eden sahil yolu bisiklet severler için hem güvenli, hem de ada manzaralarıyla tam seyirlik bir orta.
Avrupa kıyısında herhangi bir bisiklet yolu bulunmamakla birlikte, Beşiktaş-Ortaköy-Bebek hattını izleyerek Sarıyer'e kadar pedallayabilirsiniz.


Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi'nde pul olan paramızın Osmanlı'dan bu yana tarihini görün.
Malum Ramazan geliyor; gerçi özgür(!) bir ülkedeyiz ama pazar olmadan bir akşam Ortaköy sahilinde için, köprü ışıklarını seyrederek boğazın keyfini sonuna kadar çıkartın. Zira başka İstanbul yok.
Ortaköy ters ise Nevizade'de takılın...

Eminönü'nden Ramazan alışverişi yapın. Özellikle alışveriş için cumartesi gününü seçin, ve gününüzü görün:)) İzmir'deyseniz adresiniz Kemeraltı çarşısı olsun.
Yaz sonu indirimleri de bitmek üzere. Bu hafta yaz eksiklerinizi tamamladınız, tamamladınız. Yoksa önümüzdeki bahara kadar yaz sezonunu beklemek zorundasınız, bizden hatırlatması.. (Gerçi ay sonu daha maaş almadan hem Ramazan hem indirim alışverişi nasıl olur ben de bimiyorum, deneyip göreceğiz...)
Ve son olarak incir yiyin! Ağustos bitiyor ve doğal olarak incirlere de vda ediyoruz. Yeşil ya da siyah incir hangisinden bulabiliyorsanız, yumulun ve doya doya incir yiyin. Ucuz incir için marketleri değil, semt pazarlarını tercih edin. Aman ipin ucunu kaçırıp da sindirim sisteminizi alt üst etmeyin. Bizden söylemesi;)
Herkese serin ve mutlu bir eylül başlangıcı dileriz...
Fotoğraflar: Wow istanbul, wikimedia ve müzelerin kendi web sitelerinden alınmıştır.
27 Ağustos 2008
İroni...

Hayatın ironisi bu değilse, nedir sormak istiyorum sevgili Limonlukçu'lar...
'Ölmeden önce yapmanız gereken 100 şey' kitabının yazarı, hazırladığı listedekileri tamamlayamadan öldü.
"Published in 1999, Dave Freeman's “100 Things” was one of the first contemporary books to create a travel agenda based on 100 sites and then market it with a title that reminded mortal readers that time was limited."

California’daki evinde düşüp kafasını çarparak ölen 47 yaşındaki yazar Dave Freeman, 'Ölmeden Önce Yapılması Gereken 100 Şey'den sadece 50’sini yapabildi.
Sanırız, Okunması Gereken 1000 Kitap, İzlenmesi Gereken 1000 Film ve Ziyaret Edilmesi Gereken 1000 Yer'in yazarları ve editörleri daha dikkatli olmalı..
Haber ve video Kaynak: NTVMSNBC.com
Fotoğraf : LA Times
20 Ağustos 2008
Erişimi Engellenen Siteler ve Muz Cumhuriyeti'nin Dayanılmaz Ağırlığı
İnternet alemi geçtiğimiz haftadan bu yana sivil bir protesto girişimine tanık oldu.
Protesto dediğin de askeri olmaz ki zaten güzel kardeşim? Biz hep darbelerin askeri olabileceğini öğrendik ama sivilinin de olabileceğini sağolsun devlet büyüklerimiz öğretti. Her neyse bu yazının konusu bambaşka...
Farkındaysanız internetin en büyük video paylaşım ağı youtube tabir-i caizse süresiz olarak kapatılmış durumda. Nasıl bir hakaret videosuymuş anlamadık gitti! Sitenin yönetimi kaldırdıkça kendini her gün yeniden kopyalıyor herhalde, ki halen daha pür-i pak bir site olmadığına kanaat getirdiğinden olsa gerek, sayın Türk Telekomumuz ve hukuki mercilerimiz youtube'u bizim ahlaki değerlerimize halen aykırı görüyor.
Bakıyorum anasayfadaki ibare 05/05/2008 tarihini gösteriyor. 5 Mayıs! bugünün tarihine bakıyoruz 20 Ağustos 2008.
Mayıs-Haziran-Temmuz-Ağustos! 4 ay, tam 4 aydır Youtube kapalı. Burası Muz Cumhuriyeti bile olsa şimdiye kadar olumlu bir gelişme olurdu. Sanırsam youtube yönetimi Türk mercilerine karşı artık pes etmiş durumda. Adamlar hukuki süreçle ne kadar boğuşursa boğuşsun sükunet 2-3 haftayı geçmediği için, artık oluruna bırakmışlar gibi geliyor bana. Youtube'u bile kendimize benzettik velhasıl.
Halbuki kullanıcıların içerik oluşturduğu en sıradan sitede bile "şikayet et!" butonu/linki var. Tıklıyorsunuz, şikayetiniz değerlendirmeye alınıyor ve gerçekten şikayetin geçerli olacağı bir durum varsa o içerik, yazı, resim, video farketmez, kaldırılıyor. Okuyucu yorumları da bu süzgece dahil üstelik. Fakat muhtemelen bi tek youtube'un haberin yok böyle bi uygulamadan ki, sayın savcılarımız şikayetlerini ancak Turk Telekom eliyle kapatarak bildirebiliyor.

Fakat Youtube Türkiye'de gönderildiği karanlıkta yalnız değil. kliptube.com, dailymotion.com, neden kapatıldığı anlaşılamayan diğer siteler.
Öte yandan, Türk Telekom'un bu ilgili kapatma dairesinin başında olan yetkililerin, bilgisayar ve internet teknolojileri hakkında ne kadar donanımlı olduğunu sorgulatacak başka bir vaka daha yaşanmıştı. wordpress.com, blogger.com ve blogcu.com gibi blog hizmeti veren siteler bilindiği üzere size bir subdomain verdiğinde adresiniz bilmemne.wordpress/blogger/blogcu.com oluyor. Peki ben bu gereksiz ve en temel, en basit bilgiyi neden hatırlatma ihtiyacı duyuyorum? Çünkü wordpress.com altında hazırlanmış ve zararlı görülen bir blog kapatılınca diğer hiç bir wordpress.com uzantılı sayfaya ulaşamıyoruz!! Mükemmel bir teknoloji anlayışı. Bir gün blogger.com uzantılı bir site, herhangi bir nedenle kapatılırs,a Limonluk.net'e de "normal" yollardan ulaşamayacağınızı hatırlatayım. Kısacası, 'mantık'ı mumla ara ki bulasın..
Tüm bunlara cevaben geçtiğimiz haftalarda http://anafikir.com/ sitesi kendisini kendi iradesiyle kapatarak, sessiz bir protestonun başlamasına vesile oldu.
Ve bu protestoya katılmak isteyen her site için açık kodlu bir kampanya başlattı.
Kodu sitesinin yedeğini alarak ilgili yere kopyalayıp, yapıştıran her site sahibi kendi iradesiyle kendisini kapadı. Kampanya bu gece saat 24.00 itibariyle bitiyor ve şuan, yani saat 9 sularında kendi kendisini kapatan site sayısı 439 olmuş durumda. hedef 200 olarak belirlenmişken, iki katını çoktan geçmiş durumda.
"Kapatılan" siteler arasında sinema.com, zargan.com, elmaaltshift.com ve eksiduyuru.com gibi yabana atılmayacak siteler var. Ama asıl destek onlarca blog yazarından geldi.
Limonluk'a gelirsek,
Bir haftadır sağlık sorunlarından dolayı internetten uzak kaldığım için bu protestodan geç haberim olu. Yoksa hali hazırdaki sitelerimi kapatıp, destek olmak isterdim.
Gerçi ben kapatmasam da birileri Limonluk.net'i muhalifliğinden dolayı eninde sonunda Türk Telekom'a şikayet edip, kapattıracaktır. Belki de Ergenekoncu olarak fişlenmişizdir bile. Edebiyatçı ve sinemacı kimliğimizin altında muhalif düşünceler besliyoruz zira.
Parti kapatmak tüm özgürlüklere aykırıdır, ama keyfi olarak site kapatmak bu kapsam dışındadır. Zira burası Patagonya Cumhuriyeti. Burda elinizi kolunuzu sallayarak 1 trilyonu iç edebilirsiniz; bir zamanlar eteklerinizi öpen öğrenciniz sizi affeder nasıl olsa. Zira kendisi de aynı ulvi yolun yolcusu olduğundan anlayışla karşılayacaktır durumunuzu.
Burası öyle bir Muz Cumhuriyeti ki, size tam 15 yıl sonra tanınacak bir toplu ödeme hakkını (KEY ödemeleri) 15 yıl öncesinden öngöremeyip, eşinizden (ya da vefat eden aile büyüğünüzden) kazara miras falan kaldıysa, geri ödeneceğini bilmediğiniz bu parayı veraset intikalinde belirtmediğiniz için cezai ödeme yapabilirsiniz. Çok mu karışık geldi? KEY ödemesinin yüzde bilmem kaçını bildirmediği veraset cezası olarak maliyeye geri ödeyenler ne dediğimi çok iyi anladı; anlamayanlar onlara sorsun. Buarada siz de kayıp trilyonların nerelere kaybolduğunu düşünedurun... Birileri de karşınızda afiyetle o muzları yemeye devam etsin...
Ne kadar zamandır Limonluk'un yüzü bu kadar ekşimemişti. Türkiye gündeminde daha onlarca konu var değinilmesi gereken, fakat bu yazının sınırları Muz Cumhuriyetlerinde aylarca kapalı kalabilen sitelerle sınırlı kalsın.
Sağlıcakla kalın,
bu sıcaklarda bol bol limonata için...
Protesto dediğin de askeri olmaz ki zaten güzel kardeşim? Biz hep darbelerin askeri olabileceğini öğrendik ama sivilinin de olabileceğini sağolsun devlet büyüklerimiz öğretti. Her neyse bu yazının konusu bambaşka...
Farkındaysanız internetin en büyük video paylaşım ağı youtube tabir-i caizse süresiz olarak kapatılmış durumda. Nasıl bir hakaret videosuymuş anlamadık gitti! Sitenin yönetimi kaldırdıkça kendini her gün yeniden kopyalıyor herhalde, ki halen daha pür-i pak bir site olmadığına kanaat getirdiğinden olsa gerek, sayın Türk Telekomumuz ve hukuki mercilerimiz youtube'u bizim ahlaki değerlerimize halen aykırı görüyor.
Bakıyorum anasayfadaki ibare 05/05/2008 tarihini gösteriyor. 5 Mayıs! bugünün tarihine bakıyoruz 20 Ağustos 2008.
Mayıs-Haziran-Temmuz-Ağustos! 4 ay, tam 4 aydır Youtube kapalı. Burası Muz Cumhuriyeti bile olsa şimdiye kadar olumlu bir gelişme olurdu. Sanırsam youtube yönetimi Türk mercilerine karşı artık pes etmiş durumda. Adamlar hukuki süreçle ne kadar boğuşursa boğuşsun sükunet 2-3 haftayı geçmediği için, artık oluruna bırakmışlar gibi geliyor bana. Youtube'u bile kendimize benzettik velhasıl.
Halbuki kullanıcıların içerik oluşturduğu en sıradan sitede bile "şikayet et!" butonu/linki var. Tıklıyorsunuz, şikayetiniz değerlendirmeye alınıyor ve gerçekten şikayetin geçerli olacağı bir durum varsa o içerik, yazı, resim, video farketmez, kaldırılıyor. Okuyucu yorumları da bu süzgece dahil üstelik. Fakat muhtemelen bi tek youtube'un haberin yok böyle bi uygulamadan ki, sayın savcılarımız şikayetlerini ancak Turk Telekom eliyle kapatarak bildirebiliyor.
Fakat Youtube Türkiye'de gönderildiği karanlıkta yalnız değil. kliptube.com, dailymotion.com, neden kapatıldığı anlaşılamayan diğer siteler.
Öte yandan, Türk Telekom'un bu ilgili kapatma dairesinin başında olan yetkililerin, bilgisayar ve internet teknolojileri hakkında ne kadar donanımlı olduğunu sorgulatacak başka bir vaka daha yaşanmıştı. wordpress.com, blogger.com ve blogcu.com gibi blog hizmeti veren siteler bilindiği üzere size bir subdomain verdiğinde adresiniz bilmemne.wordpress/blogger/blogcu.com oluyor. Peki ben bu gereksiz ve en temel, en basit bilgiyi neden hatırlatma ihtiyacı duyuyorum? Çünkü wordpress.com altında hazırlanmış ve zararlı görülen bir blog kapatılınca diğer hiç bir wordpress.com uzantılı sayfaya ulaşamıyoruz!! Mükemmel bir teknoloji anlayışı. Bir gün blogger.com uzantılı bir site, herhangi bir nedenle kapatılırs,a Limonluk.net'e de "normal" yollardan ulaşamayacağınızı hatırlatayım. Kısacası, 'mantık'ı mumla ara ki bulasın..
Tüm bunlara cevaben geçtiğimiz haftalarda http://anafikir.com/ sitesi kendisini kendi iradesiyle kapatarak, sessiz bir protestonun başlamasına vesile oldu.
Ve bu protestoya katılmak isteyen her site için açık kodlu bir kampanya başlattı.
Kodu sitesinin yedeğini alarak ilgili yere kopyalayıp, yapıştıran her site sahibi kendi iradesiyle kendisini kapadı. Kampanya bu gece saat 24.00 itibariyle bitiyor ve şuan, yani saat 9 sularında kendi kendisini kapatan site sayısı 439 olmuş durumda. hedef 200 olarak belirlenmişken, iki katını çoktan geçmiş durumda.
"Kapatılan" siteler arasında sinema.com, zargan.com, elmaaltshift.com ve eksiduyuru.com gibi yabana atılmayacak siteler var. Ama asıl destek onlarca blog yazarından geldi.
Limonluk'a gelirsek,
Bir haftadır sağlık sorunlarından dolayı internetten uzak kaldığım için bu protestodan geç haberim olu. Yoksa hali hazırdaki sitelerimi kapatıp, destek olmak isterdim.
Gerçi ben kapatmasam da birileri Limonluk.net'i muhalifliğinden dolayı eninde sonunda Türk Telekom'a şikayet edip, kapattıracaktır. Belki de Ergenekoncu olarak fişlenmişizdir bile. Edebiyatçı ve sinemacı kimliğimizin altında muhalif düşünceler besliyoruz zira.
Parti kapatmak tüm özgürlüklere aykırıdır, ama keyfi olarak site kapatmak bu kapsam dışındadır. Zira burası Patagonya Cumhuriyeti. Burda elinizi kolunuzu sallayarak 1 trilyonu iç edebilirsiniz; bir zamanlar eteklerinizi öpen öğrenciniz sizi affeder nasıl olsa. Zira kendisi de aynı ulvi yolun yolcusu olduğundan anlayışla karşılayacaktır durumunuzu.
Burası öyle bir Muz Cumhuriyeti ki, size tam 15 yıl sonra tanınacak bir toplu ödeme hakkını (KEY ödemeleri) 15 yıl öncesinden öngöremeyip, eşinizden (ya da vefat eden aile büyüğünüzden) kazara miras falan kaldıysa, geri ödeneceğini bilmediğiniz bu parayı veraset intikalinde belirtmediğiniz için cezai ödeme yapabilirsiniz. Çok mu karışık geldi? KEY ödemesinin yüzde bilmem kaçını bildirmediği veraset cezası olarak maliyeye geri ödeyenler ne dediğimi çok iyi anladı; anlamayanlar onlara sorsun. Buarada siz de kayıp trilyonların nerelere kaybolduğunu düşünedurun... Birileri de karşınızda afiyetle o muzları yemeye devam etsin...
Ne kadar zamandır Limonluk'un yüzü bu kadar ekşimemişti. Türkiye gündeminde daha onlarca konu var değinilmesi gereken, fakat bu yazının sınırları Muz Cumhuriyetlerinde aylarca kapalı kalabilen sitelerle sınırlı kalsın.
Sağlıcakla kalın,
bu sıcaklarda bol bol limonata için...
7 Ağustos 2008
İşbankasının Nostaljik Kumbaraları...
Küçükken hangimizin antika bir kumbarası olmadı ki? Biriktirebileceğimiz kadar paramızın olduğu, "tasarruf kelimesinin öğretildiği yıllarda, çocuklara kumbara hediye etmek adettendi..
Nerdeyse üç kuşağın çocukluğundan hoş bir seda olan bu haberi orjinal haliyle paylaşmak istedik...

"15 Eylül'e az kaldı" diye de son bir hatırlatmada bulunalım....
Kaynak: Radikal
Nerdeyse üç kuşağın çocukluğundan hoş bir seda olan bu haberi orjinal haliyle paylaşmak istedik...

"15 Eylül'e az kaldı" diye de son bir hatırlatmada bulunalım....
Kaynak: Radikal
Etiketler:
Her Telden!,
Kültür-Sanat Haberleri
5 Temmuz 2008
TÜRKİYE’DE GÖZDEN KAÇMIŞ BİR YAZAR: ROBERT WESTALL
Okuyacağınız yazı vefalı bir çevirmenin sadece çevirdiği yazarının tanıtımı değil, o çevirmenin çeviri sürecinde yazar ve yapıtlarıyla yaşadığı serüveni anlatmaktadır. Yazısıyla sitemize konuk olan çevirmen, yazar ve şair Perihan Uysal'ın kalemine sağlık diyor ve sözü ona bırakıyoruz...
Robert Atkinson Westall 1929 yılında İngiltere’nin Kuzey Batısında, North Shields’de doğmuş, Durham ve Londra Üniversitelerinden ünvan alarak Northwich-
Cheshire’daki Sir John Dean Lisesi’nde öğretmenliğe başlamıştır. İlk romanı Machine Gunners’ı 1975 yılında yazmıştır.
Robert Atkinson Westall 1929 yılında İngiltere’nin Kuzey Batısında, North Shields’de doğmuş, Durham ve Londra Üniversitelerinden ünvan alarak Northwich-
Robert Westall İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği tüm olumsuzlukları küçük yaşlarda yaşamış biri olarak kitaplarında sıklıkla hem kendisinin, hem de ülkesinin travmatik deneyimlerine geri dönmüş, bu deneyimleri çocuklara, gençlere ve yetişkin okurlara iletmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nı işlediği kitapları; The Kingdom by the Sea, Machine Gunners ve onun devamı niteliğinde olan Fathom Five özel bir yer oluşturur. Bu kitaplarda Robert Westall geçmişi günümüzle birleştirerek okuyucuya geçmiş hakkında bilgi verirken, geçmiş yoluyla bu günü açıklamaya çalışır. Savaşın çocuklarda ve yetişkinlerde yarattığı travmatik etkileri vurucu bir biçimde ve gerçekçi olarak ortaya koyar.
Bu kitaplar; savaşı bize pembe diziler gibi sunan haberler ve insanları savaşa duyarsızlaştıran derinliksiz Amerikan savaş filmlerinde oldukça farklıdır.
Westall’ın konuları tür, zaman ve kurgu açısından farklılıklar gösterir, ancak tüm kitaplarındaki ortak özellik; gerçekleri çarpıcı ve sarsıcı biçimde vermesi, kahramanların içinden çıkılması güç etik ikilemlerle ve tedirgin edici sorularla yüz yüze gelmesidir. Kitapların çoğu okuyucuyu kavrar ve sürükleyicidir.
Robert Westall’ın kitaplarından bazıları şunlardır: Gulf (Körfez-Gendaş Yayınevi 1996), The Kingdom by the Sea (Alfa Yayınevi,2002), The Machine Gunners (Makineli Tüfekçiler-İmge Yayınevi 2007), Fathom Five (Makineli Tüfekçilerin devamı niteliğinde-çevriliyor), The Wind Eye, The Watch House, The Devil on the Road, Urn Burial, The Christmas Ghost, the Wheatstone Pond, Falling into Glory…
MAKİNELİ TÜFEKÇİLER
The Machine Gunners(Makineli Tüfekçiler)1975 yılında yayınlandıktan hemen sonra gençlik edebiyatında önemli ödüllerden biri olan Carnegie Ödülünü almıştır.
Makineli Tüfekçiler’de de tıpkı öteki kitaplarında olduğu gibi sarsıcı bir gerçeklikle yüz yüze geliriz. Savaşın yıkıcılığını biraz olsun hafifletmek için –bunu bilinçli olarak yapmazlar- birçok çocuk savaş anıları biriktirir. Başkahraman Chas en iyi parçaları koleksiyonuna katmaya çalışırken Boddser ile yarışmaya başlar ve yarış adeta çocuk çeteleri arası bir savaşa dönüşür. Chas’in çevresinde toplanan bir grup çocuk ele geçirdikleri makineli
tüfeği ülkelerini savunmak için kullanmaya karar verirler ve bir istihkâm yaparlar. Asıl gelişmeler Alman bombardıman uçağının düşüp pilotun(Rudy) çocuklar tarafından esir alınmasıyla başlar. Savaşın tüm acımasızlığı ve nefret dolu ilişkilerine karşın, çocukların sevgi dolu dünyası Rudy’yi de kısa sürede içine alır, sarıp sarmalar.
Yazar Makineli Tüfekçiler’i yazma serüvenini şöyle anlatır:
“Çocukluğumu oğlumla paylaşmak istedim… Ve belleğimde İkinci Dünya Savaşı sırasında on bir yaşında olduğum günlere yolculuğum başladı… Anılar yavaş yavaş yüzeye çıktı.
Bir arkadaşım, "Nedense yanan parafin kokusu kendimi güvende hissettiriyor,” demişti. Bu beni gençliğimin hava akını sığınaklarına taşıdı. Bir başka seferinde de fazlasıyla şiddet içeren bir savaş filmi izleyip yatmıştım, düş gördüm, kalkınca eşime; "Benim savaşım tankla-tüfekle, uçakla yapılmadı, benim savaşım kadınlarla, yaşlılarla ve çocuklarla yapıldı!” dedim.
"Sonra birden 12 yaşında olduğum günlerin anıları akın akın dönmeye başladı. Kokular, korkular, yediklerimiz, tüm anılar. Ve yazmaya başladım… Ancak bu edebi bir çalışma değildi, sosyolojik bir çalışmaydı. El yazısıyla ve okul alıştırma kitaplarına yazıyordum. Bunları oğluma okuyacaktım. Ona yaş günü armağanım olacaktı.
Oğlum bana 12 yaşındayken hayatın nasıl olduğunu göstermişti. Ben de onu kendi dünyama davet etmek ve iki nesli bir an da olsa bir araya getirmek istedim."
“Tynemouth” romanda “Garmouth” olarak geçer. “Garmouth olarak değiştirdim, çünkü romanda anlatılan şehrin coğrafi yapısı “Tynemouth” ile aynı değil. Zeki küçük şeytanların bana yazıp da hesap sormalarını istemedim.
Kitaptaki tüm karakterler hemen hemen gerçektekilerle aynı. Anne-baba, benim anne-babama göre kurgulandı; büyük anne-baba da öyle. Stan Liddle gerçekten İngilizce öğretmenimdi ve gerçekten Tynmouth Ev koruma’nın başkanıydı. Audrey Martin(kitapta Audrey Patron) ile ilkokula birlikte gittik. Cem, Nicky ve Şişko Hardy gerçek kişilerdir.( Şişko Hardy Biyoloji öğretmenimdi ve pek sevmezdim.) Clogger, öğretmen olduğum dönemde tanıdığım bir çocuktu. Chas’e gelince; oğlum Christopher ile benim karışımım bir karakterdir. Bunların dışındakiler gerçek kişiler değildir.
Oğlum bana 12 yaşındayken hayatın nasıl olduğunu göstermişti. Ben de onu kendi dünyama davet etmek ve iki nesli bir an da olsa bir araya getirmek istedim."
“Tynemouth” romanda “Garmouth” olarak geçer. “Garmouth olarak değiştirdim, çünkü romanda anlatılan şehrin coğrafi yapısı “Tynemouth” ile aynı değil. Zeki küçük şeytanların bana yazıp da hesap sormalarını istemedim.
Kitaptaki tüm karakterler hemen hemen gerçektekilerle aynı. Anne-baba, benim anne-babama göre kurgulandı; büyük anne-baba da öyle. Stan Liddle gerçekten İngilizce öğretmenimdi ve gerçekten Tynmouth Ev koruma’nın başkanıydı. Audrey Martin(kitapta Audrey Patron) ile ilkokula birlikte gittik. Cem, Nicky ve Şişko Hardy gerçek kişilerdir.( Şişko Hardy Biyoloji öğretmenimdi ve pek sevmezdim.) Clogger, öğretmen olduğum dönemde tanıdığım bir çocuktu. Chas’e gelince; oğlum Christopher ile benim karışımım bir karakterdir. Bunların dışındakiler gerçek kişiler değildir.
Kitapta geçen birçok olay da gerçektir. Yalnız benim çetem bir bombardıman uçağı bulmadı, bir makineli tüfek çalmadı ve bir istihkâm yapmadı.”
Makineli Tüfekçiler bir çocuk kitabı olarak yazılmış olmasına karşın büyüklerin de severek okuyacakları, sürükleyici bir kitaptır. Başkalarını bilemem, ama bu kitap bana insanların -dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar- bir yandan birbirlerine çok benzediğini, bir yandan da çok farklı olduklarını bir kez daha düşündürttü. Özellikle çocuklar ve onların yetişkinlerle olan ilişkileri…
Hazırlayan: Perihan Uysal (Çevirmen)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)