Memleketimizin halen denizi soğuk olan güneyine,
sel baskını yaşayan batısına bile henüz yaz gelememişken, sinemanın ‘yaz
hiti’ diyebileceğimiz Hollywood’un sıcak gişe filmleri salonlarda arzı
endam etmeye başladı bile. Henüz hafta başında doluya tutulmuşken, ana
mekanı plaj olan bir filmle bu Cuma en azından içiniz ısınacak
diyebiliriz! Zira efsanevi Sahil Güvenlik (1989-2001) dizisinin taze beyazperde uyarlaması olan aynı isimli Sahil Güvenlik filmi, haftanın açık ara en çok eğlence vaat eden alternatifi.
Beyazperde Eleştirileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beyazperde Eleştirileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Haziran 2017
24 Mayıs 2017
Dünyanın ezilen tüm sinema emekçileri, birleşin!
Henüz oldukça genç ve fikren de körpeydim, lise sıralarındayken ‘partili bir abimiz’ “Marx, Marx diye konuşuyorsunuz ama Marksizm’in yapı taşlarının kurucusu, fikir babası Friedrich Engels’tir. Açın okuyun biraz!” diye biz bir grup yeniyetme solcuyu hafifçe payladığında. Diğer memleketleri bu açıdan yorumlayamam ama, evet okumayı genelde sevmeyen bir millet olarak siyasi görüşümüzü de, tarihimizi de, kültürümüzü de kulaktan dolma almaya bayılırız; hap yap yut veriyi sindirmeden fikir üretmekte üstümüze yoktur! İşte bu hafta vizyona girecek Genç Karl Marx filmi, kurammış, manifestoymuş, eleştiriymiş okumaya üşenen tatlı su solcuları için birebir biçilmiş kaftan; üstelik finaliyle de ‘hadi kalk devrim yapıyoruz!’ gazını almış halde sinema salonundan çıkmanız olası.
17 Nisan 2017
Yaşamak Güzel Şey be Kardeşim!
Çıkarın sandıklardan işli, saten geceliklerinizi, henüz kutusundan
çıkmamış hediye ayakkabılarınızı, ya da ‘özel bir günde kullanırım’
dediğiniz ama dokunmaya kıyamadığınız fincan takımlarını! Yırtılsın,
kırılsın, olsun varsın… Zira antikacılar, ikincielci’ler ya da
belediyelerin yardım kutuları ve daha nicesi, sahipleri bir kez bile
kullanamadan elden çıkartılan, etiketi üzerinde eşyalarla dolu! Bu
girişin nedeni yaşamanın herkesten, her şeyden, her filmden ve her işten
güçten bağımsız, gerçekten “güzel bir şey” oluşundan kaynaklanıyor; bu
kadar güzel bir şeyi paketi açılmadan, içindeki hazlardan bir haber, ‘o
canııımm porselen takımını’ doya doya kullanmadan kendimizi tüketip,
sonra da çekip gidiyoruz. Üçüncü uzun metraj filmiyle sinemaseverleri
bir kez daha selamlayan Müfit Can Saçıntı, Yaşamak Güzel Şey ile bu kez “İşte sakın ola böyle davranmayın” diyor, tüketmeyin hem kendinizi hem hayatınızı.

2 Nisan 2017
Ülkenin en “gerçek” sorunu sinema perdesinde!
Hem 1987 doğumlu olmasıyla hem de filmografisiyle genç sıfatını halen taşıyan yeni dönem sinemacılarımızdan olan Doğa Can Anafarta senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği 4. uzun metrajlı filmi Biz Size Döneriz ile ilk kez komedi ağırlıklı sularda yüzüyor; çok da iyi bir tercih yapıyor zannımızca!
Filme adını veren “Biz Size Döneriz” tabiri, bu filmi izleyecek ya da en azından afişini görecek, adını duyacak 1980 ve sonrası doğumlu kuşak için oldukça sıradan bir cümlecik! Zira geçtiğimiz haftalarda açıklanan resmi rakamlarına göre “işsizlik oranları 7 yılın tarihi seviyesine çıkarak yüzde 12.1 olarak” kayıtlara geçti. Kayıt dışı ve hesaplamalara girmeyen gizli işsizlerle bu oranın %20’lere vardığı da artık gizlenemeyecek bir gerçek. İşte Anafarta’nın filmi en başından itibaren, bu rakamsal oranın trajikomik biçimde İstiklal Caddesi’nde görselleştirilmiş haliyle başlıyor; ve senaryo tüm film boyunca 6 genç işsiz arkadaşın günlük hayatlarının peşine düşerek asla dönülmeyen “biz size döneriz” avuntusunun izdüşümlerini izliyor.

Filme adını veren “Biz Size Döneriz” tabiri, bu filmi izleyecek ya da en azından afişini görecek, adını duyacak 1980 ve sonrası doğumlu kuşak için oldukça sıradan bir cümlecik! Zira geçtiğimiz haftalarda açıklanan resmi rakamlarına göre “işsizlik oranları 7 yılın tarihi seviyesine çıkarak yüzde 12.1 olarak” kayıtlara geçti. Kayıt dışı ve hesaplamalara girmeyen gizli işsizlerle bu oranın %20’lere vardığı da artık gizlenemeyecek bir gerçek. İşte Anafarta’nın filmi en başından itibaren, bu rakamsal oranın trajikomik biçimde İstiklal Caddesi’nde görselleştirilmiş haliyle başlıyor; ve senaryo tüm film boyunca 6 genç işsiz arkadaşın günlük hayatlarının peşine düşerek asla dönülmeyen “biz size döneriz” avuntusunun izdüşümlerini izliyor.
20 Mart 2017
Bir Neruda olsa da bize de şiir okusa...
Şili’nin efsane figürlerinden şair, yazar, senatör ve de ‘komünist’
Pablo Neruda’nın 1940’ların sonundaki kaçak/sürgün yaşamını bir kesit
alarak beyazperdeye taşıyan yapım, 69. Cannes Film Festivali'nde
Yönetmenlerin 15 Günü bölümünde kendisine yer bulan Pablo Larraín’in imzasını taşıyor. Tony Manero, Post Mortem, No ve The Club’tan
sonra yine sinefillerin gözdelerinden biri olacak bir filme imza atan
Larrain, kesinlikle hayal kırıklığına uğratmıyor; bilakis festivalin
sabah 8:45 seansını tıklım tıklım doldurtarak, filmini ayakta
alkışlatıyor.

Öteki Sineması' açısından bir baş yapıt: Ay Işığı
Hakkında ne yazsanız az gelecek, kelimelerle ifade edilmesi zor insanlar, durumlar, şahitlikler vardır… Bu listeye bir de ‘filmleri’ ekleyin; ekleyin ki bir giriş paragrafını dahi iki, üç kere silip yeniden baştan başlatan Moonlight/ Ayışığı filminin hakkını belki ancak o şekilde verebiliriz. Size sadece şunu da söyleyebilirim; film Oscar yarışının dolu dizgin devam ettiği şu günlerde seyredilecek en iyi alternatif, en yakın rakiplerini uzak ara açıkta bırakacak bir güce sahip! Vizyondayken sinema perdesinde seyretme şansını sakın kaçırmayın. Sonda söylememiz gerekeni başta söyleyelim ki bu başyapıtın gişesi iki elin parmaklarını geçsin…
Tüm dünya antikaları "rantsal dönüşüm" kıskacında...
Kleber Mendonça Filho, ülkemizde Komşu Sesler filmiyle aşinası olduğumuz Brezilyalı bir sinemacı. 69. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan son filmi Aquarius, bir öncekine benzer temalar ve dokular taşıyan, derdi ve meselesi olan bir yapım.

10 Mart 2017
Babanıza sımsıkı sarılın!
Toni Erdmann yakın zamanda sinema sanatına dair seyrettiğiniz filmler içerisinde görüp görebileceğiniz en hayali-gerçek karakter. Film, dünya prömiyerini yaptığı Cannes Film Festivali’nde eleştirmenleri her zamanki gibi ikiye değil de bu sefer birkaç gruba böldü; izleyenler filme ya koşulsuz bayıldılar, ya etkileyici ama gereksiz biçimde uzun buldular, ya da oldukça sıkıcı olduğunu ve zor katlandıklarını dile getirdiler; ya da ortasında çıktılar! Ülke sinemasında o kadar berbat filmler seyrediyoruz ki 2 saat 45 dakika uzunluğunda da olsa Toni Erdmann’ın ortasında çıkma tepkisini anlamam mümkün değil!
25 Aralık 2016
Tereddüt’ün tereddüttü...
Kucağında, Uluslararası Yarışma’dan En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu (Ecem Uzun) ve Ulusal Yarışma’dan Film-Yön Derneği En İyi Yönetmen, gene En İyi Kadın Oyuncu (ve gene Ecem Uzun) ödülleriyle dönmeyi başardığı 2016 Uluslararası Antalya Film Festivali’nde Türkiye prömiyerinde seyretme şansı bulduğum Tereddüt, izdihamlı ilk gösteriminin yapıldığı o serin ekim akşamından bu yana, yerli-yabancı eleştirmeninden seyircisine pek çok sinemaseveri şüphesiz ki derinden etkiledi. Yaklaşık 1,5 aydır esen sağlam bir “mutlaka seyretmelisin” rüzgarını arkasına alarak bu Cuma vizyona giren film, 2016’nın kapanışı açısından yerli sinemamız için yüz akı bir iş diyebiliriz gönül rahatlığı ile.

19 Mayıs 2016
69. Cannes Film Festivali’nin yarışmalı filmleri arasında yer alan ve maalesef şansının düşük olduğunu dile getirmemiz gereken American Honey , eski bir öyküyü yeni bir kılıfla sunmaya çalışan dram-romantizm arasında gelip giden aslında türünü tam da dillendiremediğimiz bir film.

20 Kasım 2014
Karışık Kaset : Sıradaki filmimiz yarım kalmış tüm çocukluk aşklarına gelsin!
Yerli sinema sektörümüz kelimenin tam anlamıyla “Kasımda vizyon başkadır!” rüzgarına kapılmış gidiyor. Sonbaharın sokaklara basmasıyla vizyona giren filmlerin niceliği ve niteliği artarken, Kasım ayı sonu itibariyle yerli komedi ve romantik aşk filmlerimiz zirve yapmış durumda. İncir Reçeli 2, Unutursam Fısılda’dan sonra şimdi sırada bir ‘ilk film’ olan Karışık Kaset var.

13 Kasım 2014
Gece kimin üstüne çöküyor?
29 Ekim 2014
Unutursam Fısılda: Çağan Irmak’tan bir Yeşilçam masalı…
- Eleştiri yazısı filme dair bazı detaylar içerebilir---
Babam ve Oğlum bu yana “Yeşilçam sinemasının kodlarının en iyi bilen ve en iyi işleten yeni nesil yönetmenler” kategorisinde sıra başına oynayan, senarist ve yönetmen Çağan Irmak, kendisine sinema eleştirmenlerince takdim edilen bu sıfatı, filmografisinin onuncu uzun metrajlı filminde her hangi bir boşluğa yer bırakmaksızın doldurmayı başarıyor. Üstelik bunu da Yeşilçam’ın ve dahası Unkapanı piyasasının altın çağını yaşadığı 1970’lerden günümüze ‘seslenerek’ gerçekleştiriyor.

Babam ve Oğlum bu yana “Yeşilçam sinemasının kodlarının en iyi bilen ve en iyi işleten yeni nesil yönetmenler” kategorisinde sıra başına oynayan, senarist ve yönetmen Çağan Irmak, kendisine sinema eleştirmenlerince takdim edilen bu sıfatı, filmografisinin onuncu uzun metrajlı filminde her hangi bir boşluğa yer bırakmaksızın doldurmayı başarıyor. Üstelik bunu da Yeşilçam’ın ve dahası Unkapanı piyasasının altın çağını yaşadığı 1970’lerden günümüze ‘seslenerek’ gerçekleştiriyor.
16 Ekim 2014
İncir Reçeli 2 : Ölüm varken hayatta, ayrılık niye?
“Ölüler aldatılmaz!” diye bağırıyor kadın fragmanda adamın arkasından. Sadece ikili ilişkilerde değil, iş hayatında, ailede, arkadaşlar arasında da iki yüzlülüğün, yalan söylemenin ve aldatmanın olağanlaştığı günümüzde, kaybettiği aşkına 2 sene boyunca sadık kalarak yas tutan bir adamı getiriyor önümüze bu sefer İncir Reçeli 2. Aynı zamanda müzisyen de olan başrol Halil Sezai Paracıkoğlu’nun bu arada sürdürdüğü konserlerin rüzgarıyla 2011’de vizyona giren ilk filmin etkisi hiç geçmedi desek yeridir. İlk vizyonu 14 Şubat haftası olmasına rağmen sınırlı sayıda seyirciyi yakalayabilen İncir Reçeli kulaktan kulağa, fısıltı gazetesiyle yayılarak yeniden vizyon şansı elde etmişti. Film müziklerinin popülerliği de eklenince sıkı bir Halil Sezai,-İncir Reçeli hayran kitlesine ulaşıldığını söylemek mümkün.

29 Eylül 2014
"Bir 'Ben' Var Benden İçeri!
Hangimiz hayıflanmamışızdır ki “her günümüz birbirinin aynısı gibi geçiyor ve hepimiz birbirimizin aynısı hayatlar yaşıyoruz”, diye. Benzer bitirilen okullar, benzer mesleki pozisyonlar/kariyerler ya da kariyersizlikler; toplumsal sınıflar değişse de aynı geçim kaygısı… Kıskançlıkların yakamıza yapıştırdığı “onun yerinde olsaydım, hayatım nasıl olurdu?” sorusu... Filmografisi de anlatım dili gibi basamakları ağır ağır çıkan Tayfun Pirselimoğlu’nun altıncı uzun metrajlı filmi Ben O Değilim, sabırla bir sinema seyircisinin aklına bu soruları şaşırtıcı bir doppelgänger* hikâye ile yeniden getiriyor.
30 Haziran 2014
Bir aşkı karşılıksız ne kadar sürdürebilirsin, öfkeni ne kadar saklayabilirsin?
Çetrefilli aşk üçgeninin birer bacağını paylaşan bir kadın ve iki erkeğin çevresinde kurulu öyküler, aşk ve romantizm türünün en sevdiği kalıplardan biri olagelmiştir. Bu hafta vizyona giren, tek yerli yapım olan Göl Zamanı neredeyse insanlık tarihi kadar eski olan bu hikayeyi bir dönem filmi fonuyla ele alıyor.
7 Şubat 2014
Evdeki Lego sepetinden, beyazperdenin 3 boyutuna…*
Bir Lego setiyle en fazla ne yapabilirsiniz? Bir ev, aile, bir mahalle, bir uzay gemisi, savaş tankı… Şahsen benim şehirler, hatta ülkeler yaratacak kadar çok Lego setim olmadı; en fazla yeşil panjurlu sevimli evler, uzun boyunlu zürafalar yapardım, elimdeki parçalar bitince, bozar bozar aynı şeyi yeniden inşa ederdim. Kısa bir süre sonra çift katlı, bahçeli, müstakil bir ev yapmakta ustalaşmıştım, tıpkı Lego Filmi'ndeki “usta yapıcılar” gibi. Bu Cuma ülkemizde de gösterime giren Lego Filmi, tam da ithal oyuncak ürünlerin Türkiye’de tavan yaptığı dönemde yaratıcı çocukluğunu geçirmiş ’80 doğumlulara hitaben, hatta ithafen bir yapım. Oyuncaktan sinemaya uyarlanıyor ve en nihayetinde masumane bir hikaye anlatıyor diye aldanmayın, büyüklerin de keyifle, hatta kahkahalarla seyredeceği bir film karşımızdaki.
21 Temmuz 2011
Polonyalı yönetmen Jerzy Skolimowski’nin 2010’da çektiği son filmi Ölümüne Kaçış (Essantial Killing) önce 22. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde, ardından 30. İstanbul Uluslararası Film Festivali’nde sinemaseverlerle buluştu. 73 yaşındaki emektar yönetmenin yirmi ikinci filmi olan Ölümüne Kaçış’ın senaristliğini Skolimowski ile birlikte Ewa Piaskowska üstleniyor. Yurtdışındaki belli başlı sinema yazarlarından tam not alan filmin Avrupa’da Venedik, Toronto, Glasgow Film Festivali gibi, önde gelen seçkilerde de gösterildiğini anımsatalım. Uzun lafın kısası, önceki sene İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Anna ile Dört Gece’den sonra usta elinden çıkan bir başka görsel şölen ile daha karşı karşıyayız.
Buffalo '66 (1998), Her Gün Başka Bir Bela (2001), Tetro (2009) gibi yapımlardaki performanslarıyla tanıdığımız Vincent Gallo’nun neredeyse tek başına sırtlayıp götürdüğü film, Afganistanlı bir Taliban üyesinin sorgulanmak üzere Avrupa’ya getirildiğinde yaşadığı, ölümüne bir kaçışın öyküsüne odaklanıyor. Muhammed, içinde taşındığı askeri kamyonet kaza geçirdiğinde, kendini karlarla kaplı uçsuz bucaksız bir ormanda bulur; üstelik dünyanın neresinde olduğunu dahi bilmez. Sadece sonuna kadar kaçacak ve hayatta kalacaktır; neye mal olursa olsun.
Yönetmen dil, yol, iz bilmeyen karakterini “hiçbir yerin tam ortasında” bırakarak en ilkel insani içgüdüyü, ‘hayatta kalmayı’ seyirciye sonuna kadar izletiyor. Üstelik batılı sinema seyircileri tarafından (ormandaki mücadeleleri sonrasında da) kolaylıkla ‘terörist’ olarak damgalanabilecek bir karakter Muhammed. Ama film boyunca rüya-sanrı arası yaşadığı geri dönüşler dışında Skolimowski, oryantalist olarak nitelenebilecek yollara sapmıyor, bilakis her türlü kimlikten karakteri sıyırarak Muhammed’in en ilkel ve en insani halini gösteriyor bize. Muhammed de, adından aldığı güçle midir bilinmez, hem vahşi doğaya tutunuyor, hem de zekice yöntemlerle izini kaybettirmeye çalışıyor. Bir saati aşkın süre filmde sadece kendisini seyrettiğimiz Vincent Gallo’nun önceki sene Venedik Film Festivali’den bu performans ile En iyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü almasının tesadüf olmadığı ortada.
Filmin en etkileyici sahnelerinden biri de Emmanuelle Seigner’in canlandırdığı dilsiz Margaret karakterinin soğuktan donmak üzereyken Muhammed’e evini açması. Altyazının gereksiz olduğu, sadece gözlerin konuştuğu bu sahneler filmin tek ‘sıcak’ yanı belki de.
Vincent Gallo ile birlikte filmin başrolünü paylaşan ikinci ‘oyuncu’ şüphesiz ki karlar altındaki Kampinos Milli Parkı. Başkent Varşova’da yer alan ve pek çok türün doğal yaşam alanı olan park, Skolimowski’nin filminde başlı başına bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Muhammed’e kaçması ve saklanması için fırsat sunarken, bir yandan da onu dondurucu soğuğa ve günlerce aç kalmaya mahkûm ediyor. Yer yer kırmızı kanlara bulansa da, bembeyaz karlar altındaki ormanın sonsuzluğu, Muhammed’in çektiği bütün sıkıntıları sinema perdesinde seyredilebilir bir estetiğe sokuyor. Öyle ki bu kadraj estetiği, usta Polonyalı yönetmenlerin imzası gibi olarak okunabilir. Zira bir başka üstat olan Andrzej Wajda’nın yakın zamanda çektiği Tatarak (2009) ve Katin (2007) filmlerinde, Ölümüne Kaçış’ta seyrettiğimiz görüntü estetiğini yakalamak mümkün.
Son söz olarak, üç saat boyunca anlamsız bir biçimde tek bir adamı/kadını izlediğimiz, sıkıcılıktan yoruculuğa terfi eden filmlerin yanında, 90 dakikada derdini anlatabilen Ölümüne Kaçış gibi olgunluk eserleri festivalde bir sinefile ilaç gibi geliyor. Yerli ya da yabancı genç yönetmenlerin, 80 yaşında da olsalar ustalardan öğreneceği daha çok şey var…
Beyazperde.com'da yayınlanmıştır.
12 Aralık 2010
Demokrasi Bir Gün Size de Lazım Olabilir…
2010 yılının en iddialı komedilerinden biri olarak reklamı yapılan Memlekette Demokrasi Var , bu yılın en komik filmi değil belki ama en trajikomik politik güldürüsü diyebiliriz. Televizyonun popüler dizilerinin (Çocuklar Duymasın) yapımcısı olarak, aynı zamanda reklam dünyasından da tanıdığımız Süleyman Nebioğlu, filmin senaristliğini ve yönetmenliğini üstleniyor. Nebioğlu’nun ilk uzun metraj sinema filmi olan yapım, birden çok handikapları olsa da bir ilk film hissi uyandırmayacak biçimde kotarılmış.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)