20 Eylül 2008

Ömer Naci Soykan-Ferda Keskin-Besim F. Dellaloğlu: Adorno ve Yapıtı

Adorno ve Yapıtı
ÖMER NACİ SOYKAN - FERDA KESKİN -BESİM F. DELLALOĞLU

ÖMER NACİ SOYKAN: Adorno üstüne yapacağımız tartışmayı açmaya yardımcı olabilir diye, ilkin onun düşüncesinin temel özelliklerine ilişkin bir iki şey söylemek istiyorum. Bir filozof ve sosyolog dedik. Onun bu iki alanla ilgisi hep birlikte süregelmiştir. Sanırım Ferda (Keskin) söz edecektir. Bu ilişki ondan önce Durkheim’da da vardı. Öte yandan sosyolojinin felsefeyle birlikte ele alınması, özellikle günümüzde birtakım empirik çalışmalar dışında sosyolojinin felsefeleşmesi sonucunu vermiştir.
Bugün Batı’da ve bir ölçüde bizde de sosyologlar, daha çok felsefeye ilgi duyuyor. Kitaplarının kaynakçasına baktığınız zaman bunu açıkça görüyoruz. Bu da Adorno’nun önerdiği bir şeydi. Ben buna “Sosyoloji’nin bedeli” diyorum. Sosyoloji, öteden beri felsefenin bulunduğu disiplinlerarası yere talip olmakla ve bunu üstlenmekle kaçınılmaz olarak felsefeleşti. Adorno’nun başka bir önemli yönü de onun pek çok konuda yazmış olmasıdır. İlgi alanları içinde müzik çok önemli bir yer tutar, kuramcı ve besteci olarak. Genellikle estetik sorunlar, müzik estetiği, müzik sosyolojisi, onun düşüncesinde ağırlıklı bir yer alır. Adorno’nun toplum eleştirisi, sanat eleştirisi, Kültür Endüstrisi karşısındaki tutumu, bugün de önemini ve güncelliğini korumaktadır.
FERDA KESKİN: Sosyolog olmadığım için sosyoloji üzerine iddialı önermelerde bulunmak istemiyorum, ama özellikle erken dönem Frankfurt Okulu’nun yaptığı türde bir sosyolojinin felsefeyle ayrılmaz bir ilişki içinde olduğu çok açık. Eserleri çok ciddi bir felsefe ve özellikle aydınlanma eleştirisi kapsıyor. Ama “aydınlanma”yı tikel bir tarihsel fenomen değil, genel anlamda tarihin diyalektiği olarak düşündükleri ve bu diyalektiği de akim diyalektiği olarak gördükleri için aydınlanma eleştirilerini özellikle bir akıl eleştirisi olarak geliştiriyorlar. Tabii bu eleştiriyi daha iyi anlayabilmek için sorulması gereken iki temel soru var: Bir yandan, sahip olduğumuz bir tür zihinsel yeti veya fakülte olarak akıldan ne anlamamız gerektiği, akim nasıl tanımlanması gerektiği sorusu; öte yandan, aydınlanma kavramı çerçevesinde ve özellikle aydınlanmayı modernite bağlamında düşündüğümüzde akla yüklenen misyon, işlev ne oldu ve burada ne yanlıştı, sorusu…
Adorno ve Horkheimerın eleştirdiği şey, “araçsal akıl” olarak adlandırdıkları bir akıl biçimi. Bu, çok geniş bir tanımla belki de tüm insanlık tarihine uygulanabilecek ve içine Descartes ve dar anlamıyla pozitivizm kadar Kant’ı ve yeni Kantçı geleneği de alan bir akıl anlayışının eleştirisi. Bu eleştiriyi yaparken kullandıkları arka plan da bence Antik Yunan Felsefesi ve Antik Yunanlıların akıl ve rasyonalite anlayışı. Çünkü Antik Yunanın mo dernite’den çok farklı bir akıl ve rasyonalite anlayışı var. Kendileri bunu açıkça söylemiyorlar ama ben şöyle ilişkilendiriyorum; Adorno ve Horkheimerın “araçsal akıl” eleştirisi, aslında akla Antik Yunan’da yüklenmiş olan işlevlerin yerini başka türlü işlevlere bırakması, aklın ciddi şekilde yeniden tanımlanması, ona yeni bir karakter getirilmesinin eleştirisidir ve bu süreçte modernite çok önemli bir aşamadır. Dolayısıyla sosyoloji diye başlayıp, bu kadar radikal bir akıl eleştirisi, bu çerçevede Descartes’la başlayıp Kantla devam eden ve pozitivizmi de içine alan bir felsefi toplum bilim eleştirisi getirmeleri, bunu yaparken de arka plan olarak Antik Yunan akıl anlayışını -zaman zaman örtük de olsa - kullanmaları felsefeye çok önemli bir katkı oluşturuyor. Bazı kültürlerde profesyonel felsefeciler hâlâ Frankfurt Okulu’nu çok ciddiye almazlar. Yani bir tür “sosyoloji yapıyor bunlar” veya “felsefenin sosyolojisini yapıyorlar, sosyolojik bir açıdan felsefeyi eleştiriyorlar” derler, ama ben buna kesinlikle katılmıyorum. Bence Aydınlanmanın Diyalektiği olsun, Adorno’nun kendi metinleri olsun, Eleştirel Kuram kavramı olsun, bütün bu metinlerde hayranlık duyulması gereken bir felsefe bilgisi, bu bilgi üzerinde inşa edilmiş bir eleştiri ve yeni bir felsefe anlayışı var. Felsefenin zaman zaman biraz da bir adım kendisinin -felsefi söylemin- dışına çıkıp farklı bir perspektiften kendine bakması ve kendini yeniden değerlendirmeye çalışması gerekir. Pek yapılmıyor bu. Yapılacaksa, bence Frankfurt Okulu ve özellikle de Adorno’nun katkısını dikkate almak gerekir.

Ö. N. S.: Eski Yunan akıl anlayışını arka plana alma tutumu, bence de Frankfurt Okulu düşünürlerinde var. Bu konuda ilkin Nietzsche’yi anmamak olası değil. Nietzsche, felsefenin Yunan’da Sokrates’le bittiğini söyler. Neden? Çünkü onun Sokrates öncesi “trajik çağ” dediği dönemde iki temel öğe vardı; yalnız felsefede değil üstelik, Yunan kültürünün çok önemli bir öğesi olan tiyatroda da. Bu öğeler, mitolojik isimlerle adlandırılıyor. Biri Dionysosça olan diğeri de Apollonca olan. Apollon akıl tanrısını; Dionysos ise duygusal olanı, taşkınlığı, irrasyonaliteyi temsil ediyor.

Sokrates ile başlayan, Nietzsche’nin reddettiği entelektüalizm şu: Üç temel ide vardır felsefede; her şeyi içinde toplar: doğru, iyi ve güzel. Sokrates’te bunların tanımı şöyledir: Doğru akla uygun olandır, iyi akla uygun olandır, güzel akla uygun olandır. Dolayısıyla akıl her şeye egemen. Bu tam bir entelektüalizm. Nietzsche’nin karşı çıktığı budur. Çünkü burada aklın karşısında duygusal olan, irrasyonel olan yoktur, Dionysosça olan yoktur. Bunun tiyatrodaki karşılığı olan mitos’u da Sokrates’in dostu Euripides ortadan kaldırmıştır. O yüzden Nietzsche’ye göre, Sokrates-Platon felsefesi gibi Euripides trajedisi de beş para etmez.

Eski Yunan’daki akıl anlayışını iki yönlü ele almak gerekir. Biri Sokrates öncesi felsefede, içerisinde Dionysosça olanla Apollonca olanın birlikte yer aldığı anlayış, diğeri de daha sonra ortaya çıkan entelektüalizm. Bu noktada sanırım Frankfurt Okulu, Sokrates öncesi akıl anlayışını kendisine temel almış. Bunu şuradan çıkarıyorum: Aydınlanma eleştirisinde, Horkheimer ile Adorno’nun yaptığı eleştiri, aydınlanmayı tümden reddetmiyor. Onlar, aydınlanmanın bir yönüyle “ilerlemeci”, bir yönüyle “insanları küçültmesi ve yönetilebilir duruma getirmesi” tarzındaki “ikili karakterinden söz eder. Aydınlanmanın pozitivizme dönüşmesi, mevcut durumun mitleştirilmesi, sonunda akıl düşmanlığını doğurdu. Aydınlanma totaliterdir. Onun nesnelere karşı tutumu, diktatörün insana karşı tutumuna benzer. İlerlemeci olan başlıca olumlu yönüyleyse aydınlanma, halka söylenmiş olan yalanların ifşa edilmesidir. Aydınlanma, gelişen düşünmenin en geniş anlamında, başlangıçtan bu yana insanlardan korkuyu kaldırmak ve onları kendilerinin efendisi durumuna getirmek amacını gütmüştür. Aydınlanmanın programı, dünyayı gizlerden kurtarmaktı. Mitleri parçalayacak, ham hayalleri bilgi vasıtasıyla alaşağı edecekti. Ama sonunda kendisi de bir mit oldu. Aydınlanma miti, her mitte olduğu gibi hem karanlık, hem aydınlatıcıdır. İnsanların tamamen ihanete uğramaması için aydınlanma, aklını başına toplamalıdır.

Geçmişin korunması değil, geçmişte beslenen umutların gerçekleştirilmesi gerekir. Burada eleştirilen başlıca şey, aklın her şeye egemen olmasıyla pozitivizme varılmasıdır. Daha sonra post-modernin bilgi kuramı bakımından önemli bir filozof olan Feyerabend de aynı şeyi söyler. O, azmanlaşan, bir akıl uranlığına yol açan, büyük “A” ile yazılan akıl yerine küçük “a” ile yazılan aklı benimser. Büyük “A” ile yazılan aklı reddeder. Bu yüzden onun üzerinde Horkheimer ile Adorno’nun etkisi olduğunu söyleyebiliriz.

F. K.: Katıldığım noktalar var tabii. Nietzsche’nin yaptığı ayrım, Sokrates ile beraber felsefenin bittiğini söylemesi bir çıkış noktası olabilir. Ama bence modernitenin akıl anlayışının Antik Yunan akıl anlayışından en büyük farkı şu: Descartes ile beraber akıl artık sadece kognitif işlevi olan bir fakülte haline gelir. Kognitif derken sadece doğru bilgi üretmeye ve yanlıştan kurtulmaya yönelik bir işlevi kastediyorum. Dolayısıyla örneğin Yöntem Üzerine Söylemde ve Aklın İdaresi İçin Kurallarda Descartes çok açık olarak şöyle söyler: “Aklın tek bir işlevi vardır. O da doğru ile yanlışı birbirinden ayırt etmek.” Doğru ile yanlışı da normatif anlamda değil, doğru önermeler ile yanlış önermeler anlamında kullanıyorum. Yani örneğin “iki artı iki dörde eşittir” önermesi ya da “her olayın bir nedeni vardır” önermesi doğru mudur yanlış mı? Aklın tek işlevi buna karar vermektir ve bu kararı verebilmek için izlenmesi gereken kurallar da rasyonalite dediğimiz şeyi oluşturur. Rasyonalite bir tür prosedür, akim dayattığı bir kurallar kümesidir. Descartes aklı bir anlamda intelekt olarak adlandırılan fakülteyle özdeşleştirir ve bu fakültenin işlevi önermeler biçiminde ifade edilen hükümleri vermektir. Bu tamamen epistemolojik, kognitif bir işlev. Descartes’a göre insan aklının arzulama yeteneği yoktur. Arzu, tutku benzeri şeyler, intelektten bütünüyle bağımsız olan ve irade adını verdiğimiz fakülte tarafından üretilir. Hatta akıl ile irade arasında bir gerilim vardır. Dördüncü Meditasyon’da Descartes “İnsanların yanlışlık yapmalarının, yanlış önermeler üretmelerinin sebebi, sınırsız olan iradelerine hâkim olamamaları ve intelektlerinin yeterli olmadığı alanlarda bile hüküm vermeleridir” der. Sonuç olarak, bir tarafta arzularımızın arkasında yatan ve tutkularımızı, isteklerimizi motive eden, güdümleyen irade diye bir fakülte; öbür tarafta, akıl veya intelekt diye bir fakülte var. İkincisinin işlevi sadece kognitif. Aklın etik işlevi yalnızca dolaylı olabilir, örneğin doğru arzuları geliştirmesi için iradeye yardım etmek gibi.
Oysa Antik Yunan’da insan aklının arzulama işlevi vardır. Örneğin Aristoteles Nikhomakos’a Etik’te: “İnsan eylemine eşlik etmesi gereken erdem,seçimle ilgili olan bir şeydir. Ama seçtiğimiz şeyler, insan eyleminin hedeflediği nihai iyi değil, bizi o iyiye götürecek olan araçlardır” der. “İyi” zaten bize akıl tarafından verilmiştir. Aristoteles’in o kitaptaki ilk cümlesini hatırlayalım: “Bütün insan faaliyetleri, bir ‘iyi’yi hedefler, dolayısıyla ‘iyi’ bütün insan faaliyetlerinin nihai hedefidir.” Bütün insan eyleminin hedeflediği”iyi” yi arzulayan aklın kendisidir. İnsanın tam anlamıyla insan olması yine

tam anlamıyla rasyonel olmasını gerektirir. Rasyonel olan insansa aklının arzuladığı “iyi” hedefine göre yaşar. Bu yüzden “iyi” rasyonel olarak temellendirilmiştir. *

Burada Adorno ile Horkheimerın “araçsal akıl” ile “tözsel akıl” arasında yaptığı ayrıma geri dönmemiz gerekiyor. “Tözsel a’kıl” Adorno ile Horkheimer’a göre ki burada Hegel’in ve özellikle Hegel’in moderniteye getirdiği eleştirinin de etkisi var- bize “iyi yaşamın” ne olduğunu söyleyen, “iyi yaşam” kavramı üreten bir akıldır. Buna mukabil “araçsal akıl” sadece keyfi olarak seçilmiş birtakım hedeflere en kısa ve en verimli yoldan nasıl gidebileceğimizi söylemek üzere kullanılan basit bir araçtan ibarettir. İşte bu anlamda, yani araçsal akıl eleştirisini “iyi yaşam” ile akıl arasındaki ilişkiden hareketle geliştirmeleri anlamında, Adorno ile Horkheimerın antik Yunan düşünce modeline gönderme yaptıklarını düşünüyorum.

O. N. S.: Peki bunun Kant’ın teknik pratik aklıyla bir ilişkisi var mıdır?

F. K.: Elbette. Aydınlanmanın Diyalektiğinde bu eleştiriyi Kant’a da getiriyorlar. “Araçsal akıl” dediğimiz şey, aklın doğrudan doğruya bir yönteme, bir prosedüre dönüşmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla belki de en büyük kabahatli Descartes. “Felsefe yapmaya, doğruyu aramaya başlamadan önce mutlaka yönteme karar vermek gerekir” ve “akim izlemesi gereken yöntem tektir” diyen; bütün disiplinlerde, bilimlerde, felsefede, etikte her yerde o tek yöntemin kullanılması gerektiğini öne süren Descartes. Yani Descartes, aklı öncelikle yönteme dönüştürüyor, felsefeyi yöntem üzerinde düşünmeye dönüştürüyor. Bu çok büyük bir sorun, çünkü böyle yapmakla aklın iyi yaşam öğretisindeki rolünü bir anlamda ortadan kaldırmış oluyor.

Minima Moralia’nva başında Adorno’nun Horkheimer’a bir ithafı vardır. Bu ithafta der ki; “burada arkadaşıma sunduğum kederli bilim, felsefenin yönteme dönüşmesiyle birlikte ihmale, veciz keyfiliklere ve nihayet unutulmaya terk edilen ama aslında en eski zamanlardan beri felsefenin esas alanı olarak görülmüş olan bir alanla, ‘iyi yaşam’ öğretisiyle ilgilidir”. İşte o iyi yaşamın ne olduğunu bize söyleyen akıl tözsel akıl olacaktır. Akıl sadece keyfi iyi yaşam hedeflerine ulaşmak için bir araç olarak kullanıldığında etik hiçbir etkisi kalmaz. Bunları söylemelerinin nedeni kısmen bu düşünürlerin I. ve II. Dünya Savaşı’nı yaşamış, holocaust’n, atom bombasını görmüş olmaları. Aklı, Ömer Naci beyin dediği gibi kendi haline bıraktığımız zaman; basit bir araç olarak, bir yöntem sorunu olarak, “iyi yaşam” konusunda sadece dolaylı bir etkisi olan bir fakülte olarak düşündüğümüz zaman, insanlığa karşı işlenmiş bütün bu suçlardan, dolaylı da olsa sorumlu oluyoruz.

Şimdi Kant’a dönersek, aklın böyle bir araç olarak düşünülmesine eşlik eden bir diğer önemli sorun da yine Adorno’ya göre, akim formel bir şeye; içeriği, tözü olmayan bir forma, bir prosedüre dönüştürülmesi. Aklı içeriği olmayan bir biçime dönüştürdüğünüz zaman Kant da eleştiriden payını alıyor. Çünkü biliyorsunuz Kantın hem bilgi kuramında hem de etiğinde aklın a priori transandantal işlevleri formeldir. Örneğin saf akıl söz konusu olduğunda bu işlevler zaman ve mekân gibi duyumsamanın a priori formları ile bu formları almış zihinsel temsillere yüklemlenen a priori kavramlar, kategorilerdir. Önemli olan bu a priori kavramların neye nasıl yüklemleneceğini bilmektir. Bu yüklemleme işinin nasıl yapılacağını belirleyen kurallara Kant şema adını verir; her a priori kavramın bir şeması vardır. Bu şemaların toplamı saf aklın şematizmini oluşturur. Dolayısıyla akıl bize birtakım transandantal formlar ve bu formların doğru kullanımını belirleyen kurallar verir: bilgi bu formların içinin dışardan gelen veriyle ve kurallara uygun olarak doldurulması sonucu meydana çıkar. Pratik akıl söz konusu olduğunda da, etik anlamda doğru eylemi belirleyen kategorik buyruk yine formel bir kriterdir. Biz bu kriteri kullanarak doğru insan eylemini zorunlu kılan evrensel ahlak yasalarını buluruz. Ama sonunda doğru eylemi arzulayan yine de akıl değil, iradedir. Akıl iradeyi mecbur eder ve bunda da her zaman başarılı olmaz. Hatta Kant’a göre genellikle başarılı olmaz.

Dolayısıyla bütün bu çerçeve içinde benim şahsi kanaatim, Adorno’nun kafasındaki pek de Sokrates öncesi ve Sokrates sonrası Yunan aklı arasındaki ayrım değil. Belki de esas kırılma noktası, Descartes ve Descartes sonrası gelenek. Son bir şey söyleyip tamamlıyorum. Horkheimer’ın “Geleneksel Kuram ve Eleştirel Kuram” diye çok ünlü bir makalesi vardır. O makalede pozitivizmin kapsamına girdiği için eleştirilen düşünürlerin listesine baktığınızda görürsünüz ki içinde Descartes da var, Yeni Kantçılar da, aksiyomatik sistemler de var. Yani bizim bugün pozitivizmle bir arada düşünemeyeceğimiz isimler - Kant’a pozitivist denebilir mi? Hatta pozitivist sosyal bilimin 19. yüzyıl sonlarında, Kant’a tepki olarak ortaya çıktığı bile söylenebilir. Durkheim Kant’a tepki olarak sosyolojiyi pozitif bir bilim olarak kurmak gerektiğini ve böyle yapmak suretiyle sosyolojinin felsefeye muhtaç olduğu temelleri sağlayacağını iddia ediyor.

BESİM F. DELLAOĞLU: Aslında Antik Yunan bağlantısı genel olarak Alman düşüncesinde yeni bir şey değil. Nietzsche’nin adı zaten anıldı. Hatta bunu biraz daha genişletebiliriz. Antik Yunan, Kant sonrası Alman düşüncesini ya da Alman idealizmini oluşturan bütün düşünürlerde temel referanslardan bir tanesidir: Alman romantiklerinin bütününde, Nietzsche’de, henüz adı anılmayan Heidegger’de. Ömer Naci Soykan’ın Nietzsche’yle bağlantılı olarak vurguladığı özellikle de presokratiklere yönelik ilgi ya da hayranlık Heidegger tarafından da paylaşılır. Ancak ben Adorno ya da Frankfurt Okulu düşünürlerinde, örneğin Nietzsche ve Heidegger ile karşılaştırılabilecek düzeyde, bir Antik Yunan ya da presokratik ilgi olduğunu düşünmüyorum. Ferda Keskin’in de ima ettiği gibi, bu daha çok modern aklın eleştirisine yönelik olarak kullanılabilecek bir referans olma ile sınırlandırılabilir bir ilgidir. Nietzsche ve Heidegger hatta belki onlardan önce Alman romantikleri de zaten Aydınlanmanın Diyalektiği kitabının “Aydınlanma Kavramı” bölümünde sık sık aydınlanmayı eleştirenler olarak anılır. Ancak bir anlamda da, 19. yüzyıl Alman felsefesinden gelen bu etkinin, daha dolayımlı bir şekilde Adorno ve diğer Frankfurt Okulu düşünürlerinde devam ettiğini söyleyebiliriz.

Adorno ve Frankfurt Okulu’nun, çağdaş düşünceye yaptıkları en önemli katkı akıl eleştirisidir. Ferda Keskin ve Ömer Naci Soykan’ın da daha önce vurguladıkları gibi, özellikle Aydınlanmanın Diyalektiği kitabında çok yoğun bir aydınlanma ve modernlik eleştirisi vardır. Bugün, modern paradigma içinden düşündüğümüz zaman hâlâ çok aykırı gibi görülebilecek, “Mit zaten bir aydınlanmaydı. Aydınlanma da mite dönüşmektedir” gibi birtakım önermeler yenir yutulur şeyler değil. Modern dönemde aklı bu kadar negatif bir vurguyla anan çok az metin vardır. Elbette bunun Hitler ile, Nazizm ile bir ilgisi var, iki dünya savaşıyla bir ilgisi var, Adorno ve Horkheimer’ın Yahudi olmalarıyla bir ilgisi var. Ancak her şeye rağmen bu metinler hâlâ ve hep, modernlik ve aydınlanma eleştirisinin kült metinleridir. Üstelik bu eleştiriler Marksist kökenli olarak kabul edilen bir düşünür grubundan gelmektedir. 1923'te Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü (yani Frankfurt Okulu) kurulduğunda bu düşünürlerin hepsinin Marksizmle şöyle ya da böyle bir ilişkisi vardır. İlginç olan, Adorno ve Horkheimer’ın modernlik ve akıl eleştirilerinin, bir biçimde, Manc’ı da, Marksizmi de içermesidir. Onların gözlüğünden bakıldığında Marx da aslında aydınlanmaya çok bağlı bir düşünürdür. Marx, aklın hep kurucu ve özgürleştirici yönlerinin (yani olumlu yönlerinin) altını çizer. O, daha fazla akılla özgürleşeceğimizi, daha fazla akim, rasyonalitenin bizi tarihsel diyalektik içinde daha ileri bir toplumsal formasyona doğru iteceğini söyler. Bu ilerlemeci motif Manc’tan önce aydınlanmaya aittir aslında. Halbuki, modern akla yönelik böylesi bir olumlu bakış Adorno ve Horkheimer’da olanaksızdır. Belki de tekrar vurgulamak gerekir diye söylüyorum: Bütün bunların 30'larla çok yakın bir ilgisi var elbette. Ancak bu bağlantı sadece vurguyu ya da dozu açıklayabilir. Her şeyi değil. Adorno, aklın özellikle negatif yönünü ya da kişinin, öznenin, toplumsal alanla ilişkisinde özgürleşmeyi değil hep iktidarı, denetimi, kontrolü ima eden yönünü öne çıkarır. Bu tema örneğin Marcuse’nin Tek Boyutlu İnsanında da devam eder. Horkheimer’ın Adorno’dan ayrı olarak yazdığı Akıl Tutulmasının da ana teması budur. Hatta Horkheimer bu kitabın içindeki makalelerde Kantın Verstand ve Vernuft kavramlarına başvurarak, biraz önce Ferda Keskin’in değindiği “araçsal akıl” ile “tözsel akıl” ayrımını geliştirir. Yani daha gündelik olan, verili hedeflere ulaşmaya yarayan akıl ile doğrultuyu, hedefleri belirleyebilen, denetleyebilen akıl. Horkheimer’a göre modern düşüncenin metafiziğe saldırısının bedeli, akim tözsel boyutunun aleyhine araçsal boyutunun öne çıkması olmuştur.

Burada yine Marala ilişki kurarak devam edeyim. Marx’ın toplumsal eleştirisinin en önemli yönlerinden biri, altyapı ile üstyapı arasında kurduğu ilişkiydi. Ya da iktisadi ilişkilerin, üretim ilişkilerinin diğer toplumsal alanları belirleme gücünün altını çizen bir düşünceydi Marksizm. Zaten Kapitalin alt başlığı da “Politik Ekonominin Eleştirisi”dir. Ancak Adorno özellikle de Aydınlanmanın Diyalektiğinden sonra Mancın düşüncesinden farklılaşmaya, uzaklaşmaya başlar. Adorno ile birlikte ya da o kitapla birlikte, çağdaş toplum ya da onun deyimiyle ileri kapitalizm, geç kapitalizm ya da idare edilen toplum, daha az iktisadi, daha çok kültürel bir toplum olmaya başlar.Dolayısıyla egemenlik ya da iktidar, emek-sermaye ilişkisi üzerinden ya da iktisadi ilişkiler üzerinden değil daha çok kültürel alandaki ilişkiler üzerinden okunabilir hale gelir. Modern dönemde akıl, öznenin toplumsal olanı dönüştürmesinin değil, daha çok toplumsal olanın özneyi inşasının aracıdır. Yani akıl özgürleşmenin değil denetimin uşağıdır artık. Açıkçası burada Foucault’yu çağrıştıran çok güçlü bir ton da var; bu egemenliğin belirsizliği, merkezsizliği iması Aydınlanmanın Diyalektiği içindeki yazılarda seziliyor. Yani biz aklımızı kullandığımız ölçüde denetim altına giriyoruz, rasyonelleştikçe özgürleşmek yerine toplumsal olana tabi oluyoruz. Foucault’nun iktidar analizi de aynı noktayı vurgular aslında. Bütün postyapısalcı geleneğin de en önemli özelliklerinden biri olan bu düşünce, Adorno’nun aydınlanma ve modernlik eleştirisinde içkindir.

F. K.: Foucault İtalya’da yaptığı uzun bir söyleşide, “Keşke zamanında Frankfurt Okulu okumuş olsaydım, bazı konularda kulağımı arkadan kaşımak zorunda kalmazdım; bazı şeyleri kendi kafamda çözebilmek için yıllarımı verdim, ama onlar meğerse çoktan çözmüşler; onları okumuş olsaydım, zaman kaybetmezdim” gibi bir şey söylüyor.

Ö. N. S.: Frankfurt Okulu üyelerinin Ortodoks Marksist olmadığı ortada. İçlerinde Adorno’nun, Marx’tan en çok uzaklaşanı olduğu da söylenebilir. Fakat bu uzaklaşmanın, Marx’ın aydınlanmacı akılcılığından ileri geldiğini söylemek doğru değil. Çünkü bazılarının sandığının aksine Marx, aydınlanmayı onaylayan bir filozof değildir; tam tersine o, aydınlanmaya şiddetle karşı çıkar. Bunun temel nedeni de şudur: Aydınlanma, tarihsel-toplumsal gerçeklikten hareket edecek yerde, idelerden, fikirlerden hareket etmiştir. Sonunda Descartes ve 17. yüzyıl metafiziğinin 19. yüzyılda daha güçlü bir şekilde Alman idealizmi olarak ortaya çıkmasına neden olmuştur. Marx’a göre aydınlanma, metafiziğin restorasyonudur. Fakat şu doğru: Marx’ın aydınlanmaya karşı tutumu ile Frankfurt Okulu’nun, Adorno ve Horkheimer’ın karşı tutumunda temel farklılıklar var. Bu sonuncuların karşı tutumunu hem Ferda hem Besim belirtti. Ama biraz önce dediğim, Marxın karşı tutumunda asıl olan şeyi, toplumsal gerçeklikten, realiteden hareket edilmemiş olmasını Horkheimer ve Adorno’nun aydınlanma eleştirisinde göremeyiz. Şurası bir gerçektir, onlar Marx’tan uzaklaşırlar, fakat Marx’ı göz ardı etmezler. Adorno ve diğerleri daha çok genç Marx’a yönelir. Hatta örneğin, “Eleştirel Kuram”nin kökeninin 1840'lara dek çıkması da bunu gösterir. Çünkü burada, Marx’ın da içinde yer aldığı “sol Hegelciler” denen harekete, bu hareketin daha önceki filozofların eleştirisine yönelim söz konusudur. Dolayısıyla zaten bir adı da “Eleştirel Kuram” olan Frankfurt Okulu’nun bu adı benimsemesi ve sürdürmesi de bir bakıma, sol Hegelci Manc’tan kaynaklanır. Demem o ki, Okul üyeleri tümüyle Marx’tan kopmuş değillerdir. Adorno’nun yazılarına bakıldığında, diğer filozofları eleştirdiği zaman kullandığı deyimlerle Marx’ı eleştirdiğinde kullandığı sözlerin çok farklı olduğu görülür. Örneğin, “içeriksiz varlıkbilim” deyimiyle reddettiği Husserl-Heidegger çizgisi, ya da Wittgenstein felsefesi karşısındaki tutumu, Marx karşısında çok daha yumuşar. Özellikle Heidegger’i, deyim yerindeyse, yerin dibine batırır, Marcuse’nin desteğinde Wittgenstein’la küfür edercesine konuşur. Doğrusu Adorno, Kant karşısında da çok sert değildir. Bunu söylerken Kant eleştirisi üzerine de konuşmak istiyorum.

Kant eleştirilir, doğrudur. Ama bu eleştiride Adorno ve Horkheimer ya da diğerleri haklı mıdır ya da ne kadar haklıdır, bunun belirtilmesi gerek. Descartes’ın aklı epistemolojik, hatta ontolojik bir araç olarak görmesinin, daha sonra “araçsal akıl”ı yaratması nedeniyle, ona yöneltilen eleştiri doğrudur. Descartes, aklı bize nasıl yaşayacağımızı, iyi yaşamın nasıl olacağını buyuran araç olarak kullanmaktan çok, bilgi bakımından ele alır. Yine de ondan öyle bir sonuç çıkarılabilir, ama Kant için durum oldukça faklı. O yaşamda kullanılacak aklı “pratik akıl” olarak, bilgi aracı olan “salt akıl”dan ayırır. Bu ayırım görmezden gelinirse, doğrusu Kant’a biraz haksızlık yapılır. Aydınlanma üzerinden Kant eleştirilirken onu Fransız Aydınlanması’ndan, bunun en tanınmış temsilcisi Voltaire’den ayırmak gerekir. Kant, “insanları daha az ahmak ve daha namuslu kılmakla yetiniyorum” diyen Voltaire’den çok farklı düşünür, benim deyimimle bu “aydınlatmacı aydınlanmaca karşıdır. Kant’a göre, sen benim aklımı aydınlatıyorsan, bu, ben kendi aklımı senin aklına emanet ediyorum demektir. Bu da bir ergin olmayış durumudur, aydınlanmanın karşı çıktığı durumdur. Sen beni aydınlatamazsın, ben senden istersem yardım alırım. Başka türlü olamaz. Ama ben, aklımı senin aklına emanet edersem, aklımı kendim için kullanmıyorum demektir. O zaman aydınlanma öncesi durumuna düşmüş olurum. Hatta Kant, bu konuda o kadar ileriye gider ki, ne yiyip içeceğimi bana bir hekim söyleyemez der. Daha doğrusu Kant, insan için çok rahat olan ergin olmayış durumunu şöyle betimler: “Benim için akla sahip olacak bir kitabım, benim için vicdana sahip olacak bir papazım, benim için yeme içmeme karar verecek bir hekimim vb. olursa, böylece kendimi zahmete sokmam gerekmez.” Bu sözlerin üstünden iki yüzyıldan fazla bir zaman geçti. Şöyle bir çevremize bakalım. Hayatımızın bir sürü taşeronu var. Sözümona uzmanlık adına hayatımızı parsellemişler, insanlık buna razı. Kant’ın karşı çıktığı, ergin olmayış durumu dediği bu! Bunun için o, aydınlanmayı kişinin aklı kendisi için kendisinin kullanması olarak anlıyor ve öneriyor. Bunun eleştirilecek yönü nedir, söyler misiniz? İkincisi, “iyi yaşam nedir, nasıl olmalıdır?” sorusuna gelince. Kant’ın bu konuda hiçbir sözü yoktur. O, iyi yaşamdan değil, iyiyi istemekten söz eder. “Dünyada… iyiyi istemekten başka, keftdi başına iyi olabilecek bir şey düşünmek mümkün değildir.” İyiyi istemeyi eylemin sonucu belirlemez, sonuç rastlantısaldır, iyi de olabilir kötü de. Kant ahlak formülünü de bu iyiyi isteme üzerine oturtur: tnsan öyle hareket etmelidir ki, hareketini meydana getiren istemenin motifinin bütün insanlar için geçerli olmasını isteyebilmelidir.

F. K.: Kant’ı savunalım derken Adorno’ya da haksızlık etmeyelim. Çünkü Adorno’nun ve özellikle erken dönem Frankfurt Okulu düşünürlerinin bir özelliği vardır. Tam da Ömer Naci Soykan’ın dediği gibi insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söylemeyi ısrarla reddetmek ve sadece negatif -değilleyici ya da olumsuzlayıcı- olmak. Bu yüzden de bunun tam karşıtı olan afirmatif, yani olumlayıcı eleştiriye şiddetle karşı çıkarlar. Yani iyi yaşam öğretisi önemli, akla iyi yaşamayı söyleyebilecek tözsel bir işlev yüklemek önemli, ama o “iyi yaşam”ın spesifik olarak ne olduğunu sosyal bilimci, entelektüel, filozof -her kimse- Adorno’nun kendisi de dahil olmak üzere söylememeli diyorlar. Hatta Marcuse’yle kırılma noktaları tam da budur. 68'lere doğru artık Marcuse yavaş yavaş pozitif bir ütopyayı formüle etmeye başladığı zaman kopuyorlar.

Şimdi buradan ütopya noktasına geliyoruz. Yani insanlar nasıl yaşamalı, “iyi yaşam” nedir? Bir ütopya olarak ‘iyi yaşam’ nasıl bir şey, nasıl tarif edilmeli? Bu noktada ben hemen Manc’la bir ilişki kuracağım. Adorno ile Horkheimer’ın Manc’tan koptukları önemli noktalar olabilir, ama Manc’tan Çok ciddi olarak etkilendikleri bir gerçek; kendi kuramlarını oluşturmak için Manc’tan aldıkları ve çok temel önem taşıyan kavramlar var. Bu etkilerden bir tanesi eleştiri ve o eleştiriyle beraber gelen ütopya kavramı. Adorno’nun özellikle karşı çıktığı eleştiri tarzı “aşkın eleştiri” diyebileceğimizi eleştiridir. Aşkın bir ütopyanın bakış açısından yapılan aşkın bir eleştiri/Toplumsal-siyasal veya ekonomik bir sistemin eleştirisini yapıyorsunuz. Bu eleştiriyi yapmadan önce, yani o toplumun kendisine bakmadan önce sizi kafanızda ideal bir toplum tahayyülü geliştiriyorsunuz. Bu tahayyül size bir eleştirel perspektif veriyor. Yani dünyayı yerinden oynatmak için ihtiyaç duyulan bir tür Arşimed noktası… Bu ideal toplumun sizin eleştirmek istediğiniz toplumla hiçbir bağlantısı, sürekliliği yok. O ideal açısından bakıp bugünü ve içinde bulunduğumuz verili durumu eleştiriyorsunuz. Bt türden bir eleştiriye karşı çıkan en önemli isimlerden biri Marxın kendisimi dir. Ömer Naci beyin az önce sözünü ettiği ve Marx’ın da zamanında yakını ilişkiler kurmuş olduğu “genç-Hegelciler” adı verilen düşünürleri en ciddif olarak eleştirdiği noktalardan bir tanesi de budur. Bu eleştiriler örneğin Alman İdeolojisinde çok alaycı bir dille ifade edilir. Başka bir örnek verirsek,”Yahudi Sorunu” metninde Marx genç-Hegelci Bruno Bauer’i eleştirirken Bauer’in aslında bir aşkın eleştiri yapmaya çalıştığım söyler. Bruno Bauerı “Yahudiler modern burjuva toplumunda dinsel özgürlük istiyorlar. Ama bu dinsel özgürlük aslında yeterli bir özgürlük değil. Ne zaman ki tamamen dinden kurtulunacak, o zaman insanlar gerçekten özgürleşmiş olacak” diyor. Şimdi Marksın oradaki itirazı şu: bu ideal bir toplum tahayülü, aşkın bir ütopya açısından yapılmış aşkın bir eleştiridir. Fiili durumu verili bir olgu olarak kabul edip, bunun karşısına normatif bir ideali çıkartır. Bu fiili durumu değiştirebilmeyi sağlayacak bir eleştiri tarzı değildir. Bunun yerine modern burjuva toplumunu içinden eleştirmek, içkin bir eleştiri yapmak! gerekir. Bu eleştiriyi de ancak eleştirdiğimiz toplumun kendi normlarından hareketle yapabiliriz. Modern burjuva toplumu özel alanla siyasal alanı birbirinden ayırdığını ve siyasal alanın özel alana müdahale etmemesi gerektiğini iddia ediyor. Din de özel alanın bir parçası. Dolayısıyla Yahudilerin ibadetlerini kendi kurallarına göre, özgürce yerine getirememeleri, getirmelerinin engellenmesi bu kuralın çiğnendiği anlamına gelir ki, bu da modern burjuva toplumunun kendi koymuş olduğu standartları bile tutturamamış olduğunu gösterir. Böylece burjuva toplumunu kendi normlarından hareketle eleştirebiliriz.

Ütopyamızı da ideal bir toplum tahayyülü olarak değil, eleştirdiğimiz toplumun kendi tarihselliği içinde mevcut, ona içkin olan bir ütopya olarak kurmamız gerekir. Bunun bir felsefi ön kabulü var. Bugünkü fiili durum verili bir olgudan ibaret değildir; bugün “olan” aslında belirli bir tarihsel süreç sonucunda “oluşmuş” olandır. Dolayısıyla o tarihsel gelişim süreci farklı olmuş olsaydı ortaya yeni ve bugünkü durumdan daha iyi durumlar çıkabilirdi Gerçekleşmemiş, ama tarihsel süreç farklı olsaydı gerçekleşmiş olabilecek bu durumlar geçmişten bugüne gelen sürece içkin birer ütopyadır. Yani geçmişten bugüne doğru gelerek, geçmişin içinde taşıdığı ama gerçekleşmemiş potansiyelleri bulup çıkartmak, bu potansiyeller arasından bizim bugünkü durumumuza göre daha iyilerinin de olduğunu görebilmek Marx’a göre bize bir tür içkin ütopya sunar.

İşte Frankfurt Okulu, bu içkin ve aşkın ütopya ayrımını alıyor. Onlara göre bir toplumsal kurumu eleştirmek için şöyle yapmak gerekir: Her toplumsal kurumun aynen Hegel’in söylediği gibi objektif bir konsepti, kavramı vardır. Bu kavram, o kurumun ideal durumunu, işlevini en iyi biçimde yerine getirdiği durumu ifade eder. İçkin eleştiri yaparken, önce tarihsel-toplumsal bir araştırma yoluyla bir kurumun topluma vaat ettiği iyi yaşam anlayışı belirlenir, ortaya çıkartılır ve tanımlanır. Kuşkusuz bu yapılması güç bir iştir; çok ayrıntılı bir araştırma gerektirir. Çünkü kurumlar, toplumlar, devletler, toplumsal-siyasi örgütler “benim iyi yaşam vaadim budur” diye detaylı metinler sunmaz. Sunsalar da insanların o kurumlara yüklediği iyi yaşam anlayışı bu metinlerde dile getirilen şeyden farklı olacaktır: kurumların açıkça beyan ettiği vaatler, insanların o kurumlara ve vaatlere yüklediği anlamlar ve onlara dair taşıdığı umutlar, kendilerinden ekledikleri şeyler, vb. Bunu ortaya çıkartmak gerekiyor her şeyden önce. Ondan sonra bu vaatler yerine getirilmiş mi getirilmemiş mi, o toplumun kendi normatif standartları açısından bakmak gerekiyor. Yani kapitalist toplumu sosyalist bir ahlak açısından eleştirmek yeterli değil. Kapitalist toplumun “iyi yaşam vaadi”nin ne olduğunu ortaya çıkarmak ve ondan sonra kapitalizm kendi normatif standartlarına göre, kendi dayattığı ahlakla, burjuva ahlakı açısından bu vaatleri yerine getirebildi mi getiremedi mi diye bakmak gerekli. Eğer getirememişse, bu kapitalizmin içkin bir eleştirisini yapmayı sağlayacaktır. Bu konuda Marcuse’nin “Kültürün Olumlayıcı Karakteri” diye müthiş bir makalesi vardır. Bu makaleye göre kapitalizmin Çıkıştaki iki vaadi özgürlük ve eşitliktir. Her insanın kendi emeğinin, emek gücünün sahibi olması anlamında eşitlik ve özgürlük. Kapitalizmle birlikte emek-gücü artık değişim değeri olan ve özgür özneler arasında mübadele edılen bir şey haline gelmiştir. Ayrıca emeğin değeri piyasa kurallarına göre belirlenir. Aynı tür ve aynı miktarda emeği veren herkes karşılığında eşit miktarda değer alabilecektir. Aslında bu iki vaadin de gerçekleşmediğini hatırlatıyor Marcuse. Çünkü emek soyut olarak, emek gücü olarak alınıp satılıyor, değeri soyut olarak belirleniyor; ama somutlaştığı andan, yani üretim gücüne dönüştüğü andan itibaren aslında alınıp satılırkenki değerinden çok fazla değer üretmeye başlıyor. Yani emek gücünün kullanım değeri değişim değerinden çok daha fazla; aralarındaki fark da bildiğimiz artık-değer. Ama emek gücü çoktan satılmış olduğu için ürettiği o artık-değer başkasının cebine giriyor ve ortaya bir eşitsizlik çıkıyor. İkincisi, aslında kapitalist sistemde hiç kimse emeğini satıp satmama konusunda gerçekten özgür değil. Herkes emeğini mecburen satıyor ve sattığı emeğin değişim değerini kendi saptayamıyor.

Dolayısıyla kapitalizmi eleştireceksek bu açıdan eleştirmemiz gerek. Bu içkin, yani kapitalizmi kendi vaatleri ve standartları açısından eleştiren eleştiri, aynı zamanda kendi içinde içkin bir ütopya da barındırır. Bu ütopyayı bulmak için de bugünden geriye doğru gitmek, bizi bugüne getiren tarihsel gelişim çizgisini görmek ve o tarihsel gelişim çizgisinde ne daha farklı olmuş olsaydı, bugün nasıl daha iyi bir durumda olabilirdik onu görmek gerekiyor. O zaman dünyayı gerçekçi bir biçimde değiştirmeye başlayabiliriz. Ütopya bundan ibaret. Bu Hegel’le başlayan, ama Frankfurt Okulu’nun Marx üzerinden aldığı ve benimsediği bir eleştiri ve ütopya anlayışı.

Yine de diğer konuşmacılara katılıyorum bazı yerlerde. Adorno’nun çok önemli bir özelliği vardır; dünyayı radikal anlamda kötü bir yer olarak görür. Kötülük dünyanın özündedir, kötü bir yerdir dünya. Holocaust olmuş, insanlar öldürülüyor; haklılar. Doğru, bu kötülüğü zaman zaman kapitalist üretim tarzına bağlarlar. Ama zaman ilerledikçe görülüyor ki kapitalizm ve kapitalist üretim biçimini eleştirmelerinin sebebi, onu araçsal aklın bir biçimi olarak görmeleri. Yani kapitalizmi kendisi için eleştirmiyorlar, araçsal akim gemi azıya almış bir hali olduğu için eleştiriyorlar. Bu anlamda Kapitalizm aydınlanmanın bir parçası zaten.

Bu arada “aydınlanma” deyince, Fransız Aydınlanmasını eleştiriyorlarmış gibi algılamamak gerek. Aslında Adorno ve Horkheimer’e göre aydınlanma ile mitos arasındaki diyalektik bütün tarihin diyalektiğidir. Yani bütün insanlık tarihi aslında aydınlanmayla mitos arasındaki bir diyalektikten ibarettir. Hangi anlamda mitos hangi anlamda aydınlanma? Önce insanların bilinemeyen karşısında duydukları çok derin bir korku vardı. Bunu aşmak zorundaydılar. Bu korku hâlâ var. Bu korkuyu nasıl aşacaklar? Kendilerini bilinemez gibi yaparak veya bilinemeyeni kendileri gibi yaparak, bilinebilir hale getirerek. Kendini bilinemez gibi yapmak nedir? Bilinemez olan ama dünyadaki olayları yöneten doğaüstü güçlerle ilişki kurmak: kâhinlerin ya da belli dinlerde belli insanların yaptığı gibi. Yani transandan olanla transandan bir ilişkiye geçmeye çalışmak, öbür tarafla ilişkiye geçip bilinemezi öğrenmek.

Bilimin yani Batı rasyonalitesinin benimsediği ise nedir? Kendini bilinemez gibi yapmak değil, bilinemezi kendisi gibi yapmak. Yani dünyayı kendi zihinsel kategorilerine sığdırmak ve bilinemezi o kategorilerde açıklamak, orada bilinebilir hale getirmek. İşte bilinemezi bu şeknde bilinebilir hale getirme çabasıdır aydınlanma. Önce mitos var, ama aslında mitosun kendisi de bir açıklama olarak çıkmış ortaya. Örneğin Yunan mitolojisinde önce her bir doğal olay tikel bir tanrıya bağlanıyor. Ancak bu karmaşık bir açıklama biçimi. Dolayısıyla ardından tüm şimşekler Zeus’a, deniz fırtınaları Poseidon’a, aşk Eros’a bağlanarak açıklama biraz daha basitleştiriliyor; dünya biraz daha kolay anlaşılır hale geliyor. Ondan sonra tek tanrılı dinler çıkıyor. Onlar dünyaya daha ekonomik bir açıklama getiriyorlar, çünkü tek bir tanrı var ve Yunan tanrıları gibi kaprisli değil. Tanrıya iman ve itaat ettiğiniz zaman o bilinemezden duyacağınız kaygı da azalıyor. Sonra bilim çıkıyor, vs. ve diyalektik bu şekilde gelişiyor. Burada önemli olan şu, Adorno ile Horkheimer’a göre: her bir aydınlanma bir zaman sonra mitosa dönüşür: bir önceki aşamaya göre aydınlanma olarak ortaya çıkan düşünce ve açıklama biçimi, sadece kendisinin doğruyu söylediğini ve kendisinden başka alternatif hiçbir açıklama olmadığını söyleyip kemikleştiği anda, totaliteryen bir bilgi anlayışına dönüşür ve mitos olur. O zaman onu yerinden edecek yeni bir aydınlanma gerekir. Her aydınlanma sonunda totaliter bir bilgi anlayışına dönüşür. Bunun içine Fransız, İskoç, Türk aydınlanmalarını da katabilirsiniz.

Peki çözüm nedir? Aydınlanmayı kendi doğası hakkında aydınlatabilirsiniz; en kaba şekliyle söylersek, aydınlanmaya içkin bir eleştiri getirmek. Dedikleri şu: Aydınlanma bilinemezi bilinebilir hale getirip insanlara iyi bir yaşam sunmak vaadiyle yola çıktı, bunu gerçekleştirebilmesi için de ne yapması gerekiyordu? Bilinemezliğe ve dolayısıyla evrensel bir panik duygusuna neden olan çokluğu basite indirgemek, onu açıklamak ve denetim altına almak. Aydınlanma üç şeyi denetim altına almaya çalıştı, ama üçünü de denetim altına almaya çalışırken tahrip etti. Bir tanesi doğa. Araçsal akıl doğayı denetim altına almaya çalışırken tahrip etti. İkincisi toplum, onu hâkimiyet altına alabilmek için, toplumdaki çeşitlilik ortadan kaldırıldı ve dolayısıyla totaliter bir toplum modeli çıktı ortaya. Ve en nihayet kendimiz, yani kendimizi oluşturan çokluğun getirdiği bilinemezliği bilinebilir kılmak ve dolayısıyla kendimizi tam bir denetim altına almak, kendimize hâkim olmak için yapılan -felsefi ya da benzeri bütün çalışmalar- Batı tarihinin yaptığı bu çalışmalar insanın bütün o zengin çeşitliliğini ortadan kaldırdı. Sonunda ortaya totaliter bir kimlik, totaliter bir kendilik çıktı. Bu insanın kendisini de tahrip etmesi demek. Aydınlanma “hâkimiyet altına alacağım, bilinemezi bilinir hale getireceğim ve iyi bir yaşam sunacağım” diye ortaya çıkıp da hâkim olmaya çalıştığı şeyleri tahrip edince ortada zaten “iyi yaşam” diye bir şey kalmıyor. Ben Aydınlanmanın Diyalektiği kitabını böyle okuyorum.

Ö. N. S.: Aydınlanma, vaat ettiğini yerine getiremedi. Eğer aydınlanmayı olmuş bitmiş bir dönem olarak görürseniz, bu doğru. Oysa, örneğin Kant’a dönecek olursak, onun için aydınlanma yeni başlıyor. “İnsanlık aydınlanmanın henüz eşiğindedir” diyor, aydınlanmayı sonsuz bir süreç olarak insanların önüne açıyor. Kant’tan esinle Habermas da moderni aynı şekilde görür; post-moderne karşı olan eleştirilerinde moderni “tamamlanmayan bir proje” olarak niteler. Sanıyorum Frankfurt Okulu ve Adorno’nun aydınlanmaya ilişkin görüşleri üzerinde yeterince durduk. Şimdi Adorno ve mesai arkadaşlarının önemli bir kavramı olan “Kültür Endüstrisi” üzerinde durmayı öneriyorum.

B. F. D.: Ben bu dönem üniversitemdeki bir dersimde Benjamin ve Adorno’nun bazı metinleri üzerinde duruyorum. Geçenlerde bir öğrencim derste dedi ki: “Bu adam [Adorno] toplum sözcüğünü her kullandığında mutlaka önüne olumsuz bir sıfat ekliyor. Yani toplumu hiçbir zaman bu olumsuz sıfatlardan bağımsız yazmıyor. Ne kadar negatif bir tarzı var.” Evet gerçekten de Adorno’daki negatif ton çok ürperticidir bazen. Bunun nedenlerinden biri de Kültür Endüstrisi kavramı aslında. Evet Ömer Naci hoca şurada haklı: Adorno’nun yazılarında Marx hakkında olumsuz nitelemelere hiç rastlamazsınız. Adorno’nun Marx’a yönelik doğrudan eleştirileri çok seyrek ve çok da yumuşaktır. Ama bu Adorno’nun Marx’ı eleştirmediği anlamına gelmez. Bence burada ahlaki bir durum vardır. Yani Adorno’nun aydınlanma ve modernliğe yönelik eleştirilerinden mutlaka Marx da payını alır. Ama bir şeyi övmenin yasak olduğu yerde ona sövemezsiniz, sövmemelisiniz. Evet sonuçta Marx’ın eleştirdiği toplum ile Adorno’nun eleştirdiği toplum, aradaki yaklaşık bir yüzyıllık fark dışında aynı toplumdur, aynı ilişkilerdir. Yani eleştiri nesnesi kapitalizmdir. Kapitalizm kötü bir şeydir. Hâlâ da öyledir. Ancak bu durum yeni şeyler söyleme gereğini dışlamaz ve her yeni söylem kendini öncekilerden ayırt etmekle işe başlar. Adorno ve Horkheimerın “Kültür Endüstrisi” kavramıyla birlikte Marksizm ile Eleştirel Kuram birbirlerinden ayrışmaya başlarlar. Bir süreklilik de vardır derinden derine ancak önce gelen farklılılıktır, ayrışmadır. “Kültür Endüstrisi” kavramı bir anlamda politik ekonominin sonunu, politik kültürün başlangıcını ifade eder. Burada Marx’ın kullandığı terminolojinin bir dönüşümünden söz ediyoruz. Yani 30-40'lardan sonra Adorno’nun yazdıklarında sınıf kavramı ağırlıklı rolünü giderek yitirmeye başlar. Aslında bu noktada eleştiri nesnesinin uğradığı mutasyondan da söz etmek gerekir. Adorno’nun ele aldığı toplum, Marx’ın ele aldığı toplum gibi liberal kapitalizm değildi. 1929 krizinden ve ikinci savaştan sonra Batı artık bir refah toplumudur. Rivayete göre, büyük kriz döneminde Keynes kendisine fikir danışan hükümetlere ilginç bir nasihatte bulunmuş. Demiş ki, bütün işsizlere birer kazma ile kürek dağıtın. Sonra da onları çayıra salın. Önce çukur kazsınlar, sonra da o çukurları doldursunlar. Ve bunun için onlara ücret ödeyin. Bu krizi ancak bu şekilde atlatabilirsiniz. Büyük kriz, ücreti sadece bir maliyet unsuru olarak gören liberal ekonomik düşüncenin sonudur aslında. Ve o andan itibaren işçilerin kaybedecek bir şeyleri vardır artık. Gerçekten de Batı bu krizi, ücretin pazarın alım gücünü oluşturucu yönünü keşfederek aştı. Ya da işçinin potansiyel müşteriliğini. Liberal iktisat çok üretmişti ama artık satamıyordu. Bu kadar üretimin satılabildiği toplum artık başka bir toplum olacaktı. Adorno’nun analizi işte bu toplumun analizidir. Adorno’nun analiz nesnesi olan özne, işçi değildir, müşteridir. Adorno’nun sorusu niye her şeye müşteri olduğumuzdur. Buna nasıl ikna edildiğimizdir. Adorno Kültür Endüstrisini, kitle kültürü” “popüler kültür” kavramlarını kullanmamak için kullanır. En büyük gerekçesi bu. Çünkü, “popüler kültür”, “kitle kültürü” terimlerinde özgün bir halktan, özne olarak insanlardan söz edilir sanki. Popüler dediğimiz şey halka ait olandır. Popüler kelimesinin arkasındaki aslında halktır, halk kültürüdür. Kitle kültürü dediğimizde bu kültürün oluşmasında kitlenin bir rolü olduğu iması vardır. Adorno bütün bunların imasına bile tahammül edemez. Böyle bir kültür yoktur artık. Kültür bir endüstridir ve bu yeni toplumun can damarıdır. Bu toplumda halk, insanlar kültür üretmez, üretemez. Ancak kültüre tabi olur. Bizler kültürün öznesi değil, nesnesiyiz artık. Kültürün bir endüstri olarak varolduğu bir toplumda biz neredeyse nefes alırken bile her türlü kültürel ortamda aslında bir tür egemenlik içselleştirmesi yaşıyoruz. Bunlara tabi oluyoruz. Bizler artık aç açıkta olduğumuz ve yaşamımızı idame ettirmek için emeğimizi satmak zorunda kaldığımız için bu düzene bağlı değiliz. Kültür Endüstrisi tarafından kuşatıldığımız için, başka bir toplumun hayalini bile kuramayacak kadar bu pisliğin bir parçasıyız. Eleştiri artık öz-eleştiridir.

Ö. N. S.: İlkin bir karşı söz söylemek istiyorum. Adomo’nun 30'lu yıllardan, hatta 40lı yıllardan sonra sınıf kavramını kullanmadığını söyledin. Bu doğru değil. Tam tersine ABD’ye gittiği zaman Adorno, Amerikan sosyolojisini şiddetle eleştirir ve bu eleştirinin temelinde de Amerikan sosyolojisinin “sınıf” kavramını kullanmadığı ve sınıfı alt katmanlara böldüğü bulunur. Ve hatta “sınıf kavramını kullanmayan bu Amerikan sosyolojisi teslimiyetçidir” diyor. Yani Adorno, toplumu sözde daha ayrıntılı, daha bilimsel inceleyeceğim diye sınıfsal çelişkiyi ortadan kaldırmaya ve mevcut toplumu onaylamaya karşı çıkar.

Kültürle endüstriyi bir araya getirmek hakikaten bir sorun. Tabii Adorno ve diğerleri bu endüstriye şiddetle karşı çıkıyor. Adomo’nun ebedi muhalif olduğunu zaten söyledik. Adını zikretmese de burada bir Marx eleştirisi de var. Frankfurt Okulu ve özellikle Adomo’nun Marksizme getirdiği en önemli yeni yorumlardan biri, Marksizmin altyapı üstyapı ayrımı ve altyapının üstyapıyı adeta mekanik bir tarzda belirlemesi konusundadır. Adorno, mekanik Marksizm diyebileceğimiz bu altyapı üstyapı durumunu benimsemez, buna karşı çıkar. Bu karşı çıkma, bir anlamda, biri altyapıya diğeri üstyapıya ait “endüstri” ile “kültür”ün, bu iki kavramın “Kültür Endüstrisi” diye bir arada kullanılmasını da mümkün kılar. Bunun kullanılmasını mümkün kılmak, bu kavramın temsil ettiği gerçekliği onaylamak demek değildir. Tam tersine! Şüphesiz ki Kültür Endüstrisi şiddetle karşı çıkılacak olandır. Peki neden? Özellikle Adomo’nun mekanik Marksizm diyebileceğimiz bu belirlemeye karşı çıkması, sanatı, kültürü yaratan bireyi öne çıkarmak istemesini doğurur. Ama endüstriyel anlamda kültürü değil. Onu zaten meydana getiren birey değil, endüstridir. Bu bireycilikte Adomo’nun haklı bir gerekçesi var. Yaşadığı gerçeklikte, Nazi Almanyasında tutunacak bir toplum yok, “toplum tümüyle batmıştır” diyor. Bu, tünelin karanlık içerisinde olduğu durumdur. Tünelin ucunda, çıkışında da hiçbir ışık görünmüyor. Tünelin çıkışı yok. O halde tek umut bireydir; karanlığın, yani batmış toplumun içinde ayakta kalabilmiş olan bireydir. Bu da kuşkusuz herhangi bir birey değil, kültürü, sanatı yaratacak olan bireydir.

Bireyi, gerçek anlamda sanatı önemsemesinde, toplumu batmış durumdan çıkarmada öncü olacak kişileri sanatçı, düşünür, yaratıcılar olarak önermesinde Adomo’nun seçkinci tavrının da rolü olsa gerek. Biyografisini okurken Adomo’nun arkadaşlarına bile çok mesafeli durduğuma söylemiştim. Bu, yetişme tarzından, kendi karakterinden gelen bir şey. Böyle bir seçkinciliğe, ancak gelişmiş bir birey düşüncesinde sahip olunabilir. Bu seçkinciliği tabii ki de içi boş, züppe bir seçkincilik olarak görmemeli. En yakın arkadaşları bile onun üzerlerinde ne kadar etkili olduğunu söylerler. Bu etki, düşünürler üzerinde olmakla da sınırlı değil. Örneğin, Thomas Mann nasıl yazacağını gelir Adorno’ya sorarmış. Ama onun Kültür Endüstrisini reddeden bu seçkinciliğinde, örneğin cazı bile aşağılaması bugün için aşırı bir tutum sayılabilir. Onun için bestesi olmayan, emprovize çalınan caz müzikten sayılmaz. Ama onun aşırı denebilecek bu tutumunda haklı yönleri de var, özellikle bugün açısından düşünürsek. Bugün marketlerde, çikolata satılan sepete bir de roman konuyor. Böyle bir ortam, gerçek yapıtların, sanat ya da düşün ürünlerinin gölgede kalmasına neden oluyor. Ve kültür denilince de toplumda bu orta malı şeyler anlaşılıyor. Demem o ki, Adomo’nun Kültür Endüstrisine muhalif tutumu, kendi zamanından daha çok günümüz için geçerli. Bu da onun ileri görüşlülüğünün bir başka kanıtı olsa gerek.

F. K.: Şu ana kadar Kültür Endüstrisine Marksizm açısından yaklaşıldı. Tamamen katılıyorum. Ancak kültürel alana iki anlamda bakmak lazım. Bir yüksek kültür bir de Kültür Endüstrisi açısından. Kültür Endüstrisi açısından bakarsak, Aydınlanmanın Diyalektiğinde Kültür Endüstrisi kitlelerin yanıltılması, kandırılması diye nitelenir. Bu yanıltma, kandırma konusunda, benim Kültür Endüstrisi ile pozitivist akıl ve bilim anlayışı arasında gördüğüm ilginç bir bağlantı var.

Yani Adomo’nun pozitivizm eleştirisi ile kitle kültürü eleştirisi arasında derin bir kuramsal bağ var. Pozitivizmin bir anlamda Adorno için aydinlanma zihniyetini temsil eden bilim anlayışı olduğunu söyleyebiliriz. Aydınlanmanın ortaya çıkmasını sağlayan, gerektiren şey de bilinemeze karşı duyulan korkuydu, onu bilinebilir hale getirmek arzusuydu dedik. Bilinemezi bilinebilir hale getirmek için ise doğayı açıklamak ve kendi zihinsel kategorilerimizde sınıflandırmak; aslında karşımıza farklı türden olaylar çıkmadığını, birtakım olay türlerinin kendi kendilerini tekrarladıklarını düşünmek gerekir. Dünyayı tekrar eden fenomenlerden oluşan bir yermiş gibi görmek rahatlatıcı bir şey, çünkü böyle gördüğümüz zaman genelleme yapmaya başlıyoruz. Genellemelerden hareketle de bilimsel yasalar üretiyoruz. Bilimsel yasaya vardığınız zaman açıklama yapmaya ve öndeyide bulunmaya başlayabiliyorsunuz ve doğal ya da toplumsal fenomenleri açıkladığınız ya da öngörebildiğiniz zaman da bilinemez önemli ölçüde ortadan kalkmış oluyor. Bu tekrar kavramının öneminden Aydınlanmanın Diyalektiğinin Kültür Endüstrisi bölümünde de bahseder Adorno ile Horkheimer. Kültür Endüstrisinin yaptığı şey nedir? İnsanın ‘kültürel’ üretimini bir tür formüle indirgemek. İnsanlar aptallaştırılmak isteniyor. Bütün Hollywood filmleri, Broadvvay müzikalleri, radyo programları vesaire., bütün bunlar hep aynı formülün tekrarlanması üzerinden giden aptallaştırıcı bir üretim.

Az önce değilleyici olmakla olumlayıcı olmaktan ve Adorno’nun hep değilleyici, olumsuzlayıcı olmaktan yana olduğunu söylemiştim. Kültür Endüstrisinin de en önemli işlevi insanları dünyayla barışık tutmak ve bu dünyayı olumlamalarını sağlamak. Yani Kültür Endüstrisinin insanlara verdiği sahte bir keyif var. Adorno’ya göre ise aslında burası kötü bir dünya ve insanların bu dünyayı olumlamaması, bu dünyada kendilerini evlerinde gibi hissetmemeleri, kendilerini bu dünyaya yabancı hissetmeleri gerek. Ama Kültür Endüstrisinin getirdiği o geçici keyif anları, insanların gerçek yaşam koşullarını düşünmelerini ve bunu değiştirmek için bir şey yapmalarını engelliyor. İlginç bir şekilde aynı eleştiriyi kitle endüstrisine yoğunlaşmadan, genel anlamda kültür için Marcuse de yapıyor. Az önce sözünü ettiğim makalesinde “olumlayıcı kültür” dediği şey bu: mevcut toplumsal koşulları olumlayan kültür. Kültür Endüstrisi de belki olumlayıcı kültürün vardığı en kötü, bugün bizim yaşamlarımızı ele geçirmiş, işgal etmiş biçimi.

İşte belki buradan yüksek kültürle bir bağlantı kurulabilir. Adorno’nun Yeni Viyana Okulu ile çok yakın ilişkileri var ve estetik kuramı ya da sanat eleştirisinde bu ilişkilerin çok önemli bir yansıması görülüyor. Adorno’ya göre bu dünyanın sanat tarafından da dile getirilmesi gereken bir hakikati var. Dünya kötü bir yer ve sanat da bu hakikati söylemeli. Ama sanat dünyanın kötü bir yer olduğunu içeriği ile söylemeyecek. İçeriği ile söylediği zaman sanatın politik propagandaya dönüşme riski var. Yani kapitalizmi eleştirecekse bunu anlattığı hikâyeyle değil formuyla yapacak. Rahatsız edici olacak. Modernist olarak adlandırdığı Schönberg, Webern, Picasso, Kafka, Beckett gibi isimlerin kullandığı bir form. Bu açıdan modernist sanat, Adorno açısından muhalif bir sanat. Ama bu tabii zor bir şey. Bence kitle kültürü ile yüksek kültür üzerine tartışmalarında bağlayıcı nokta olumlayıcı olmak ile değilleyici olmak arasındaki bu gerilim. Yani bir tarafta kitle kültürünün olumlayıcı işlevi, diğer tarafta da muhalif bir sanat olarak modernist sanatını olumsuzlayıcı, değilleyici, bizi bu dünyada rahatsız hissettiren işlevi.

Kaynak : Cogito, YKY; Sayı: 36 Yaz; 2003 http://www.ykykultur.com.tr/

19 Eylül 2008

"Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken"

Theodor W. Adorno

Kültür endüstrisi terimi yanılmıyorsam ilk defa 1947'de, Amsterdam'da Horkheimer'la birlikte yayımladığımız Aydınlanmanın Diyalektiği'nde kullanıldı. Müsveddelerde “kitle kültürü” terimini kullanmıştık. Fakat daha sonra, yandaşlarının işine gelecek yorumları dışarıda bırakmak amacıyla kitle kültürü yerine “kültür endüstrisi” terimini kullanmayı uygun bulduk; ne de olsa onun, kitlelerden kendiliğinden çıkan bir kültür sorunu olduğunu ortaya atabilirler, onu popüler sanatın çağdaş formu sayabilirlerdi ki bu ikincisinin kültür endüstrisinden kesin olarak ayırt edilmesi gerekir. Kültür endüstrisi eski olanla tanıdık olanı yeni bir nitelikte birleştirir.

Kitlelerin tüketimine göre düzenlenen ve büyük ölçüde o tüketimin yapısını belirleyen ürünler, tüm sektörlerde az çok bir plana göre üretilir. Tüm sektörler yapısal olarak benzerdir ya da en azından birbirinin açıklarını kapatarak, neredeyse tamamen gediksiz bir sistem oluştururlar. Bunu olanaklı kılan sadece çağdaş teknik olanaklar değil, aynı zamanda ekonomik ve yönetsel yoğunlaşmadır. Kültür endüstrisi kasıtlı olarak tüketicileri kendisine uydurur. Binyıllardır ayrı duran yüksek ve düşük sanat düzeylerini, her ikisinin de zararına bir araya gelmeye zorlar. Yüksek sanatın önemi, yararı konusundaki spekülasyonlarla yok edilirken, düşük sanatın önemi de, (toplumsal denetim kusursuz olmadığı sürece) içinde barındırdığı isyancı direniş özelliğine dayatılan medeni sınırlamalarla yok edilmektedir. Böylece, kültür endüstrisi yöneltilmiş olduğu milyonların bilincini ve bilinçaltını yönlendiriyor olmasına rağmen, kitleler birincil değil, ikincil role düşerler ve hesaplanabilir nesneler, makinenin tali parçaları olurlar. Tüketici, kültür endüstrisinin bizi ikna etmeye çalıştığı gibi hükmedici ya da özne değil, aksine nesnedir. Özellikle kültür endüstrisi için biçimlendirilmiş olan kitle iletişim araçları terimi, vurguyu nispeten zararsız bir alana kaydırmakta çok işe yaramıştır. Gerçekte ne öncelikle kitlelerle, ne de iletişim tekniklerinin gelişimiyle bir ilgisi vardır, aksine onları dolduran ruhla, sahiplerinin sesiyle ilişkilidir. Kültür endüstrisi kitlelerle ilişkisini kötüye kullanarak, verili ve değişmez sayılan bir zihniyeti çoğaltmaya ve güçlendirmeye çalışır. Her ne kadar kültür endüstrisi kitlelere uyum sağlamadan varolamayacak olsa da, kitleler onun ölçütü değil ideolojisidir.
Brecht ve Suhrkamp'ın otuz yıl önce ifade ettiği gibi, endüstrinin kültürel malları, özgül içerikleri ve yapılarındaki uyuma göre değil, piyasada gerçekleşen değerlerine göre yönetilir. Tüm kültür endüstrisi pratiği, kâr güdüsünü dolaysız olarak kültürel formlara aktarır. Bu kültürel formlar piyasaya sürülen mallar olarak yaratıcılarının geçimini sağlamaya başladığından beri zaten bu niteliğe kısmen sahipti. Fakat o sırada kâr arayışı dolaylıydı, sanat eserinin bağımsız özünün ötesindeydi. Kültür endüstrisinde yeni olan, en tipik ürünlerindeki kesin ve iyi hesaplanmış faydanın dolaysız ve saklanmayan önceliğidir. Asla ve asla bütünüyle baskın çıkamayan ve daima çeşitli etkilerle biçimlenen sanat eserinin özerkliği, kültür endüstrisi tarafından, denetim mekanizmasının iradesi dahilinde ya da dışında, bilinçli bir biçimde ortadan kaldırılır. Bu anlamda denetim mekanizması sadece iktidarı ellerinde bulunduranları değil, verilen talimatları yerine getirenleri de kapsar. Ekonomik terimlerle konuşacak olursak, bu güruh ekonomik anlamda en gelişmiş ülkelerde sermaye için yeni olanakların arayışı içindedir. Eski olanaklar, kültür endüstrisini her yerde hazır ve nazır bir fenomen olarak mümkün kılan yoğunlaşma sürecinin sonucunda gittikçe daha güvenilmez bir hale gelmiştir. Gerçek anlamda kültür, yalnızca kendisini insanlara uydurmakla kalmıyor, bunu yaparken aynı anda içinde yaşadıkları taşlaşmış ilişkilere bir karşı koyuşla onları onurlandırıyordu. Oysa bugün, kültür bu taşlaşmış ilişkilerin içinde çözünmüş ve onlarla bütünleşmiş olduğundan, insanlık onurunu bir kez daha yitirmiştir; kültür endüstrisinin tipik kültürel varlıkları artık diğer niteliklerinin yanında mal niteliğini taşımaz, bütünüyle mala dönüşmüştür. Bu niceliksel değişim o kadar etkilidir ki yepyeni bir fenomen ortaya çıkarmıştır. Sonuçta, kültür endüstrisinin, kökeninde yatan kâr güdüsü ideolojisini dört bir yana saçmasına bile gerek kalmamıştır. Bizzat kâr güdüsü onun ideolojisinin nesnesi haline gelmiş ve her koşulda yerine getirilmesi gereken, kültürel malların satılma zorunluluğundan bile bağımsızlaşmıştır. Kültür endüstrisi birer birer şirketlerden ya da satılabilir nesnelerden bağımsız olarak halkla ilişkilere, kendi başına “itibar” üretimine yönelmiştir. Böylelikle ortaya de facto bir uzlaşma, tüm dünya için üretilen reklamlar çıkmış ve kültür endüstrisinin her ürünü kendi kendisinin reklamı haline gelmiştir.
Yine de, edebiyatın bir mala dönüşme sürecine damgasını vuran karakteristikler korunmaktadır. Her şeyden önce, kültür endüstrisinin bir ontolojisi, örneğin onyedinci yüzyıl sonu ve onsekizinci yüzyıl başı ticari İngiliz romanlarından kolayca çıkarılabilecek tutucu nitelikte temel kategorilerden oluşan bir yapısı vardır. Kültür endüstrisinde ilerleme olarak gösterilen, sürekli yeni diye yüceltilen her şey, başsız-sonsuz bir aynılığı gizlemektedir; bu bağlamda değişimler, kültüre ilk egemen olduğu günden beri kâr güdüsü ne kadar değiştiyse o kadar değişmiş olan bir iskeleti maskelemektedir.
Bu nedenle, “endüstri” teriminin ilk anlamında alınmaması yerinde olur. Bu terim doğrudan doğruya üretim sürecini değil, kültürel malın standardizasyonunu –her sinema seyircisinin aşina olduğu Western filmlerinde olduğu gibi– ve dağıtım tekniklerinin rasyonelleştirilmesini anlatmak amacıyla kullanılmaktadır. Kültür endüstrisinin ana sektörü olan sinemada üretim süreci, geniş bir işbölümündeki, makine kullanımı ve –kültür endüstrisi içinde aktif olan sanatçılarla onu yönetenler arasındaki uzun süreli çatışmada ifadesini bulan– emekçilerin üretim araçlarından ayrılması vb teknik işleyiş tarzlarını anımsatsa da bireysel üretim formları yine de korunmaktadır. Her ürün bireysel bir hava taşır, bireyselliğin kendisi, bütünüyle şeyleştirilerek sunulan nesnenin dolaysızlıktan ve hayattan kaçıp saklanılacak bir sığınak olduğuna dair bir yanılsama yaratıldığı ölçüde, ideolojinin güçlendirilmesine yarar. Her zaman olduğu gibi bugün de, kültür endüstrisi üçüncü kişilerin “hizmetindedir”, sermayenin gerileyen dolaşım süreçlerine ve varlık sebebi olan ticarete yakınlığını korur. İdeolojisi her şeyden çok bireysel sanattan ve onun ticari sömürüsünden ödünç alınmış yıldız sistemine dayanır. Kültür endüstrisinin işleyiş yöntemleri ve içeriği insani olmaktan ne kadar uzaklaşırsa, o kadar gayretli ve başarılı bir şekilde, sözde yüce kişilikleri yaygınlaştırır ve başarıyla işgörür. Bu terim teknolojik rasyonelleştirmeyle aktüel anlamda üretilen herhangi bir şey olarak değil, daha çok sosyolojik anlamda, herhangi bir şey üretilmediği zaman dahi –büro işlerinin rasyonelleştirilmesi gibi– endüstriyel örgütlenme formlarının ortaklaştırılması anlamında endüstriyeldir. Yine bu anlamda, kültür endüstrisinin yanlış yatırımları hatırı sayılır miktardadır ve yeni tekniklerin geliştirilmesiyle modası geçen sektörler krize girer, fakat bu yeni teknikler nadiren iyiye doğru değişimler getirir.
Kültür endüstrisindeki teknik kavramı, sanat eserlerindeki teknikle sadece ad bakımından benzeşir. Sanat eserlerinde teknik, bizzat nesnenin iç örgütlenmesi, özgün içsel mantığıyla örgütlenmesiyle ilgilidir. Kültür endüstrisindeki teknik ise tam aksine, başlangıçtan itibaren dağıtım ve mekanik yeniden üretimle ilgilidir ve bu yüzden daima nesnesine dışsal kalır. Kültür endüstrisi, ürünlerinde içerilen tekniklerin potansiyellerinden özenle kendini koruduğu ölçüde ideolojik destek bulabilir. Malların maddi üretiminde uygulanan aşırı sanatsal teknikten bir parazit gibi faydalanarak yaşar ve bunu yaparken işlevselliği tarafından ima edilen içsel sanatsal bütüne karşı yükümlülüğünü ihmal eder, estetik özerkliğin gerektirdiği biçimsel yasaları umursamaz. Kültür endüstrisinin fizyonomisi bir yanda verimliliği arttırıcı, fotografik katılık ve kesinliğin bir karışımından, öte yanda bireysel kalıntılar ve yine rasyonelleştirilip uyumlu kılınan romantizmden oluşur. Benjamin'in geleneksel sanat eserini aura kavramıyla yani var olmayan bir şeyin varlığıyla gösterme anlayışını kabul edersek, kültür endüstrisini aura kavramının karşısına bir şey koymaması, onun yerine çürümekte olan aura'yı yoğun bir sis olarak korumasıyla tanımlayabiliriz. Kültür endüstrisi bu şekilde kendi ideolojik suçlarını ele verir.
Yakın geçmişte kültür araştırmacıları ve sosyologlar arasında kültür endüstrisinin küçümsenmesine karşı uyarılarda bulunma ve tüketici bilincinin gelişimindeki büyük önemine işaret etme alışkanlığı peyda oldu. Gerçekten de, kültürel seçkinciliğe kaçmamak, bu kavramı ciddiye almak gerekiyor. Kültür endüstrisi, günümüzde egemen olan anlayışın bir uğrağı olarak büyük önem taşır. İnsanların kafasına doldurduğu şeyleri şüpheyle karşılayıp onun etkisini görmezden gelmek nahiflik olacaktır. Ama yine de, onu ciddiye almamız yolundaki uyarıda aldatıcı bir parıltı vardır. Kültür endüstrisinin niteliği konusunda sorunlar ortaya atmak, doğruluğu ya da yanlışlığından bahsetmek, ürünlerinin estetik düzeyini sorgulamak gibi girişimler, toplumsal rolü nedeniyle engellenmekte ya da en azından bu sözde iletişim sosyologları tarafından dışlanmaktadır. Yapılan eleştiriler küstahça bir anlaşılmazlığa sığınmakla suçlanmaktadır. Ağır ağır, sezdirmeden artmakta olan önemin ikili doğasına dikkat çekmek ilk yapılacak iş olmalıdır. Sayısız insanın hayatına temas etse bile, bir şeyin işlevi onun tikel niteliğinin garantisi değildir. Estetiğin kendisiyle estetiğin artık iletişimsel yönlerini gelişigüzel karıştırmak, toplumsal bir fenomen olarak sanatı, sözde sanatsal züppeliğin karşısında haklı bir konuma değil, zararlı toplumsal sonuçlarının çeşitli savunma yollarına götürür. Kültür endüstrisinin kitlelerin ruhsal yapısındaki önemli rolü, hiç değilse kendini pragmatik gören bir bilim tarafından, onun nesnel meşruluğu ve özsel nitelikleri üzerine düşünülmesini gereksiz kılmaz. Tersine, tam da bu nedenle onlar üzerine düşünmek zorunludur. Kültür endüstrisini sorgulanmamış rolü ölçüsünde ciddiye almak, onu alabildiğine ciddiye almak ve tekelci karakterini gözardı etme korkaklığına düşmemek demektir.
Bu fenomenle uzlaşma ve hem çekincelerini belirtme, hem de onun gücüne olan saygılarını ifade edecek genel bir formül bulma derdinde olan bu aydınlar, kendilerine zorla attırılan geri adımlardan yeni bir yirminci yüzyıl miti yaratmayı henüz başaramamışlarsa bile, yazılarında ironik bir hoşgörünün egemen olduğu açıktır. Ne de olsa herkes biliyor bu aydınların hangi cep romanlarını, basmakalıp filmleri, dizi halinde yayımlanan, ailelere yönelik televizyon programlarını, her derde bir çare köşelerini ve fal sütunlarını savunduklarını. Onlara göre tüm bunlar zararsızdır ve her ne kadar yaratılmış da olsa bir talebe karşılık verdikleri için demokratik bile sayılırlar. Aynı zamanda insanlara türlü türlü faydası olduğuna, mesela bilginin, hayat derslerinin, gerilimi azaltıcı davranış biçimlerinin yayılmasını sağladığına da dikkat çekerler. Ama halkın nasıl politik anlamda güdümlü bir biçimde bilgilendiğini araştıran her sosyolojik araştırmanın gösterdiği gibi, yayılan bilgi sınırlı ve vasattır. Üstelik kültür endüstrisinin verdiği malzemeden çıkarılacak dersler mantıksız, banal ya da kötülüğe yönelticidir ve davranış modelleri de utanmazlık derecesinde uygitsincidir.
Bu köle ruhlu aydınlarla kültür endüstrisi arasındaki ilişkide görülen ikili ironi sadece onlara özgü değildir. Tüketicinin bilinci de kültür endüstrisi tarafından satılan eğlence reçeteleriyle, kültür endüstrisinin faydaları konusunda pek de saklı gizli olmayan bir şüphe arasında ikiye bölünmüş durumdadır. İnsanlar sadece deyişteki gibi tongaya basmakla kalmaz, en küçük bir mutluluk vaadinde dahi, altında yatanı görebilecekleri bir aldanmayı arzularlar. Adeta kendilerinden nefret ederek, göz kapaklarını kapanmaya, seslerini onaylamaya zorlarlar, ne için üretildiğinin eksiksiz bir bilgisiyle, haksızca önlerine konanı alırlar. Kabul etmeseler de, hiçbir değer taşımayan tatmin edici mallardan uzak kaldıklarında hayatlarının iyice çekilmez olacağını hissederler.
Kültür endüstrisinin en azimli savunucuları bugün bu endüstrinin (bizim kuşkusuz ideoloji olarak adlandırabileceğimiz) tutumunu, düzenleyici bir etken olarak gösteriyorlar. Kaos içinde olduğu söylenen bir dünyada insanlara bir nevi konumlanma ölçütü vermesi bile tek başına takdire değer sayılıyor. Oysa savunucularının kültür endüstrisinin koruduğunu hayal ettiği şey, aslında onun tarafından tamamıyla yok ediliyor. İnsanların birbirine yakınlaştığı meyhaneler ve kahvehaneler renkli film tarafından bombalardan daha kesin bir biçimde yerle bir ediliyor, film imago'sunu yok ediyor. Filmlerin konu edinip işlediği hiçbir yurt, üzerinde yetişen emsalsiz karakteri birbirinin yerine geçebilir bir aynılığa dönüştüren filmler karşısında, yurt olarak kalmaya devam edemez.
Kültür tanımını meşru bir biçimde elde eden şey, acı ve çelişkinin ifadesi olarak, iyi yaşam fikri konusunda bir kavrayışı korumaya çalışmıştır. Kültür endüstrisinin varolan gerçekliği iyi yaşamın ta kendisi gibi göstererek iyi yaşam fikrinin üstünü örtmek için kullandığı, sanki iyi yaşamın gerçek ölçütüymüş gibi sunduğu, törel ve artık bağlayıcılığı olmayan düzen kategorilerinin, ya da salt varolanın; kültür tarafından temsili mümkün değildir. Kültür endüstrisi temsilcilerinin sanatla uğraşmadıkları yönünde bir tepki vermeleri bile bir ideolojidir ki, sektörün yaşam kaynağını sağlayanlar konusundaki sorumluluktan kaçmalarına yarar. Hiçbir kötülük, kötülük olarak tarif edilmekle düzeltilememiştir.
Somut özgüllük olmadan tek başına düzene başvurmak boşa kürek çekmektir; öte yandan gerçeklikte ya da bilinç karşısında kendini hiçbir zaman kanıtlayamayan normların yayılmasına başvurmak da aynı derecede boştur. Nesnel ve bağlayıcı bir düzen düşüncesi insanlara dayatılmaktadır, çünkü onlara göre çok eksiklidir, içsel olarak ve insanlar karşısında kendini kanıtlamadıkça hiçbir iddiası yoktur. Fakat kültür endüstrisinin hiçbir ürünü böyle bir işe girişmez. İnsanların beynine çakmaya çabaladığı düzen kavramları daima statükonun kavramları olmuştur. Onları kabul edenlerin gözünde hiçbir anlamları kalmasa bile, sorgulanmaz, çözümlenmez, diyalektik olmayan bir şekilde varsayılmış olarak kalırlar. Kantçı buyruğun aksine, kültür endüstrisinin kategorik buyruğu artık özgürlükle hiçbir ortak yana sahip değildir. Şöyle der: Neye uyacağınız belirtilmemiş olsa dahi uyacaksınız; gücüne ve her an her yerdeliğine bir refleks olarak, herkesin, öyle ya da böyle düşündüğü şeye, öyle ya da böyle varolana uyum sağlayacaksınız. Kültür endüstrisinin ideolojisi o kadar güçlüdür ki bilincin yerini uygitsincilik almıştır. Kültür endüstrisinden fışkıran düzen hiçbir zaman olduğunu iddia ettiği şeyle ya da insanların gerçek çıkarlarıyla karşı karşıya konmaz. Düzen kendi başına iyi değildir. Ancak iyi bir düzen iyi olabilir. Kültür endüstrisinin bunu bilmezden gelmesi ve düzeni kendi başına göklere çıkarması, aktardığı mesajların yetersizliğini ve yanlışlığını da beraberinde getirir. Kafası karışmışlara yol gösterme iddiasıyla onları aldatarak mevcut çatışmaların yerine sahte çatışmalar koyar. Onların çatışmalarını sadece görünüşte, gerçek yaşamlarında çok zor uygulanabilecek biçimlerde çözer. Kültür endüstrisinin ürünlerinde insanlar ancak zarar görmeden kurtulacaklarsa başları derde girer ve genelde onları kurtaran da hayırsever bir kolektifin temsilcileri olur; ondan sonra boş bir ahenk oluşur, daha başlangıçta çıkarıyla taleplerinin uzlaşmaz olduğu anlaşılan çoğunlukla uzlaştırılır. Kültür endüstrisi bu amaçla, kavramsal olmayan alanlarda bile formüller geliştirmiş ve örneğin hafif müziği ortaya çıkarmıştır. Burada da insan bir karmaşaya düşer, ritmik sorunlar yaşar ve bu sorunlar anında basit bir temponun zaferiyle çözülür gider.
Fakat kültür endüstrisinin savunucuları bile insanlar için nesnel ve asıl olarak yanlış olanın, aynı zamanda öznel anlamda iyi ve doğru olamayacağı konusunda Platon'a karşı çıkamazlar. Kültür endüstrisinin uydurmaları ne mutlu bir hayatın, ne de ahlaki sorumluluğa götüren yeni bir sanatın rehberi olabilir, onlar ancak, büyük çıkar çevreleri tarafından çizilen çizgiden çıkmamaları için insanlara öğüt vermeye yarayabilir. Yaygınlaştırmaya çalıştığı uzlaşma görünmez, şeffaf olmayan bir yetkeyi güçlendirir. Kültür endüstrisi asıl anlamı ve mantığı değil de faydası bakımından, gerçeklikteki konumu ve ortada bulunan iddiaları açısından değerlendirilecek olursa; dikkatler onun daima başvurduğu fayda konusuna yöneltilecek olursa, yapacağı etkinin potansiyelinin iki kat daha fazla olduğu anlaşılacaktır. Ama bu potansiyel, gücün yoğunlaşması sayesinde, çağdaş toplumun güçsüz bireylerinin mahkûm olduğu tanıtım ve insan zayıflıklarının sömürülmesinde yatar. Bu bireylerin bilinci daha da geriler. Bazı alaycı ABD'li film yapımcılarının on bir yaşındakileri de göz önüne alarak film çekmek durumunda olduklarını söylemeleri bir rastlantı değil. Ellerinde olsaydı, böyle yaparak yetişkinleri de on bir yaşına indirmek için canlarını verebilirlerdi.
Kültür endüstrisinin tekil bir ürününün geriletici etkilerini açıkça ortaya koyan sağlam bir araştırmanın henüz yapılmadığı doğrudur. Ancak, yaratıcı düşünmeyle düzenlenen bir araştırmanın, sermaye gruplarının rahatını kaçıracak sonuçlara ulaşacağına hiç kuşku yok. Ne olursa olsun, damlayan suyun zamanla taşı deleceğini tereddüt etmeden söyleyebiliriz, özellikle de kitleleri saran kültür endüstrisi sisteminin, sapmalara giderek daha az hoşgörü gösterdiğini ve hiç durmadan aynı davranış kalıpları üzerinden hareket ettiğini düşünecek olursak. Ancak ve ancak bilinçaltının derinliklerindeki güvensizlik, sanatla görgül gerçeklik arasındaki farkın kitlelerin ruhsal doğasındaki son kalıntısı, neden uzun zamandır dünyayı kültür endüstrisi tarafından kurulduğu biçimiyle algılamadıklarını ve kabullenmediklerini açıklayabilir. Kültür endüstrisinin verdiği mesajlar iddia edildiği kadar zararsız olsa bile –ki pek çok durumda zararlı oldukları açıktır, örneğin aydınları tipik karakterlerle temsil ederek onlara yönelik antipropagandaya katkı sağlayan filmler– bu mesajlarla öne çıkardığı görüşlerin zararlı olduğu açıktır. Bir astrolog herhangi bir günde okuyucularına dikkatli araba kullanmalarını tavsiye ederse, bunun gerçekten de kimseye zararı olmaz, fakat bunun altında yatan, her gün geçerli olan ve tam da bu yüzden belli bir günde özellikle tekrarlanması aptalca görünen bir tavsiyenin doğrulanması için yıldızlara bakmak gerektiği gibi sersemletici bir fikir, alabildiğine zararlıdır.
İnsanın bağımlılaşması ve köleleşmesi, yani kültür endüstrisinin yok edici etkisi, ABD'de yapılan bir programda halktan bir kişinin, insanlar ünlü karakterleri taklit ederlerse çağımız sorunlarının yok olacağı yönündeki görüşünden daha iyi bir biçimde tarif edilemezdi. Kültür endüstrisi, ikiyüzlüce önüne geçtiği mutluluktan insanları uzaklaştırmak için aldatıcı bir memnuniyet duygusunu devreye sokmakta, dünyanın tam da kültür endüstrisinin istediği gibi olduğu fikriyle bir refah havası yaratmaktadır. Kültür endüstrisinin asıl etkisi aydınlanma karşıtlığında kendini göstermektedir ve doğa üstündeki gittikçe artan teknik egemenlik olarak aydınlanma, Horkheimer'la benim daha önce de yazdığımız gibi, kitleleri aldatma haline gelmekte, bilinci zincire vurma yöntemine dönüşmektedir. Kendi başlarına bilinçli olarak yargılayan ve karar veren özerk, bağımsız bireylerin gelişimi önünde bir engel olarak durmaktadır. Böyle bireyler, güçlenmek ve gelişmek için olgun insanlara ihtiyaç duyan demokratik toplumun olmazsa olmaz önkoşuludur. Eğer kitleler sırf kitlelere dönüştükleri için hakir görülüyorsa, şunu akıldan çıkarmamak gerekir ki, onları kitlelere dönüştürüp küçük düşürme, devrin üretim güçleri ne kadarına izin veriyorsa o kadar olgunlaşmalarını sağlamak için, özgürleşmelerini engelleme konusunda kültür endüstrisinin rolü çok büyüktür.

Çeviren:Bülent O. Doğan

Kaynak : Cogito, YKY; Sayı: 36 Yaz; 2003 http://www.ykykultur.com.tr/

18 Eylül 2008

"Kültürel Çalışmalar ve Sinema"

"KÜLTÜREL ÇALIŞMALAR VE SİNEMA" başlıklı yüksek lisans dersleri için bir "okuma listesi" önerisi..


Marmara Üniversitesi, Sinema Dalı Yüksek Lisans Programı
DOÇ. DR. SERPİL KIREL
OKUMA PARÇALARI/2007-2008

I. BÖLÜM:
KÜLTÜR, POPÜLER KÜLTÜR VE KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ ÜZERİNE

AMAÇ: Bu bölümde amaç, kültürel çalışmaların temelini oluşturan temel
okumaları ön planda tutarak tartışmaya açmak ve bugünün projeksiyonundan
çalışmaları yemden okumaktır. Bölüm sonunda kültür endüstrisinin temel
nitelikleri tartışılarak her katılımcının bu kuramsal çerçeve içinde hazırlayaeaklan
yorumlama çalışmalarım oluşturabilmektir.
(Temel kavramlar: popüler kültür, yüksek kültür, kültür endüstrisi, kültürel
çalışmalar)

Seminer: Bir Metin Nasıl Okunur? Bir Metin Nasıl Alıntılanır?
OKUMA PARÇALARI:
Theodor W. Adorno, Kültür Endüstrisi-Kültür Yönetimi, İletişim Yayınlan,
İstanbul, 2007.
Walter Benjamin, "Tekniğin Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı", Pasajlar,
Yapı Kredi Yayınlan, İstanbul, 1992, (s.46-76).
Philip Smith, Kültürel Kuram, "Britanya Kültürel Çalışmaları", (s.208-227).
Douglas Kellner, "Popüler Kültür ve Postmodern Kimliklerin İnşası", Doğu-Batı
Dergisi, Sayı:15, Mayıs-Haziran 2001, (s. 195-226).
Yapılacak Çalışmalar:
• Kültür Endüstrisi Kavramı çerçevesinde Yıldız Fallanmn tartışılması ve
yorumlanması.
• Kültür Endüstrisi Kavramı çerçevesinde film, sinema ve seyirci ilişkisinin
tartışılması.
• Tekniğin Yeniden Üretildiği Çağda sanat yapıtımn yorumlanması çerçevesinde"
sinemanın yorumlanması.


II. KÜLTÜREL ÇALIŞMALAR VE SİNEMA ÜZERİNE TEMEL KAVRAMLARIN TARTIŞILMASI
AMAÇ: Bu bölümde amaç sinemanın kültürel çalışmalar kapsamına giren temel kavramlar çerçevesinde ele alınmasına yardımcı olacak okumalan ve tartışmalan yapabilmek olacaktır. (Temel kavramlar: Kimlik, kent, seyirci, yıldız vb.gibi)
BİR EĞLENCE ARACI OLARAK SİNEMA-OKUMA PARÇALARI:
Tül Akbal, "Sinemanın Kamusal Alanı ve Popüler Kültürle Karşılaşması", 25.
Kare, Sayı: 12, Temmuz-Eylül 1995, (s.16-19).

I..C. Jarvie, "Sosyal Bir Kurum Olarak Sinemaya Gitme", (Çev. Gülseren
Güçhan), 25. Kare, Sayı:5, Mayıs-Temmuz 1993, (s.22-25).

Pierre Sorlin, "Eğlence Tarihinde Sinema", Kentte Sinema-Sinemada Kent,
(Yayma Hazırlayanlar:Nurçây Türkoğlu, Mehmet Öztürk, Göksel Aymaz),
YeniHayat Yayınları, İstanbul, 2004, (s. 17-23).

Robert Kolner, "Kültürel Bir Pratik Olarak Sinema", Sinemasal, Güz 2003-Kış
2004, (s. 1-30).

Serpil Kırel, Yeşilçam Öykü Sineması, Babil Yayınlan, İstanbul, 2005.
FİLMLERİ ANLARKEN TEMEL KAVRAMLAR:
Laura Mulvey, "Görsel Haz ve Anlatı Sineması", (Çev. Nilgün Abisel), 25. Kare,
(s.38-46).

Jill Nelmes, "Sinemada Cinsiyet ve Cinselliğin Sunumu", Sinemasal Kış 98, (s.71-
98).

Volkan Aytar, Ayşe Betül Çelik, "Toplumsal Cinsiyet: Feminizm ve Kadın
Araştırmaları", Richard E. Lee, Immanuel Wallerstein, İki Kültürü Aşmak-Modern
Dünya Sisteminde Fen Bilimleri ile Beşeri Bilimler Aynlığı, Metis Yayınlan,
İstanbul, 2007, (s. 187-2,06).

Dilek İmançer, Pınar Özgökbel Biliş, Mehmet Yılmaz, "Medyada İmajiner
Kimliğin Kurgulanma Biçimleri: Bir Model Olarak Yıldız Olgusu", Selçuk
Üniversitesi İletişim Fakültesi Akademik Dergisi, Temmuz 2006, (101-115).
Önerilen Ek Okumalar:
Edward W. Said, Freud ve Avrupalı Olmayan, (Türkçesi: Erol Mutlu), Aram
Yayınlan, İstanbul, 2004, (s.23-73).
Sigmund Freud, Psikanaliz Üzerine, "Kadınlık", Say Yayınlan, 4. Basım, 1983,
(s.124-158).


17 Eylül 2008

BURÇLARA ‘YUKARDAN’ BAKMAK



J. M. Bernstein, Adorno’nun Kültür Endüstrisi kitabı için kaleme aldığı önsözde, yapılan analizlere “…hiç kimse, kültür endüstrisi tarafından Adorno'nun düşündüğü kadar maniple edilmiş ya da aldatılmış olamaz”1 sözleriyle karşı çıkabilecek görüşlerin olabileceğini söyler.

Ve ardından kültür endüstrisinin asıl hedefinin (ve zaferinin) verileni kabul etmeye hazır olan saf kitleler değil, aldatıldığının farkında olsa dahi bu oyuna ortak olan ‘bilinçli tüketiciler’ olduğunu Adorno’nun şu sözleriyle vurgular : "Reklamın kültür endüstrisindeki zaferi budur işte: tüketicinin, sahte olduklarını gördüğü halde, bastırılması zor bir istekle kül¬tür metalarını almaya ye kullanmaya devam etmesi"2.

Olgunlaştığı 20yy’ın başlarından bu yana çarkları dönen kültür endüstrisi, bireyleri ‘ehlileştirip’, gözlerini bağlamaya yönelik tüketilecek eğlence ürünleri sunar. Ve asıl meselesi bireyin, -ve dolaylı olarak toplumun- eğlenmesi değil, kültür endüstrisinin sunduklarıyla toplumun bu eğlenceyi koşullar (ister bitmek bilmez savaşlar, ister sömürge ekonomisi altında olmak vs.) ne olursa olsun içselleştirebilmesidir. Böylece, uyuşan beyinler dış dünyaya dair daha az soru sorar hale gelecekledir. İşte, günlük fal ve burç yorumları hem gözle görülür bir uyuşturulmaya hem de bu aldatmaca oyununa bile bile lades diyenlere ev sahipliği yapmaktadır. Öyle ki, Türkçe’de de (kahve falı için uydurulmuş olması muhtemel) “Fala inanma, falsız da kalma.” lafı bu masumane eğlencenin kılıfıdır.

Tekrar Bernstein’ın saptamaları ışığında örnek gazete köşelerinden alınmış fal yorumlarına bakarsak, “..Astroloji sütun¬larında iyicil bir toplum imgesi çizilir: uyumlu olmak, bu sütunlardaki "içgörü"ye kulak verip biraz gayret göster¬mek, kişisel başarı için yeterlidir. Toplumsal uyum imgesi, bu sütunlara temelinden damgasını vuran örtük kuralla desteklenir: insan kendini yıldızların denetimine uyarlamalıdır...”3 sözlerinin birebir uygulanışını görebiliriz :

BALIK : Bireysel düşünecek, olaylarla daha yakından ilgileneceksiniz. Kararlı olmanız ve ne istediğini bilmeniz kısa sürede kendini gösterecek. Küsmeyin ve kırılmayın. Biraz daha uyumlu olmayı denemeli, dik başlılığı bir kenara bırakmalısınız. Sevdiğiniz bir kimseyle görüşmek için de bir yolculuk yapmanız olasıdır.
YENGEÇ : Amaçlarınızı yitirdiniz ve bu nedenle işlerinizi kontrol edemediğinizden kendinize aşırı yükleniyorsunuz. Bir süre dinlenmeniz ve güncel yaşamınızdan uzaklaşmanız gerekebilir. Vücudunuz oldukça zayıf. Kendinize daha bakımlı ve tertipli bir görünüm sağlamalısınız. Baş ve omuz ağrılarından da şikayet edebilirsiniz. Ne dersiniz?4
(http://astronet.hurriyet.com.tr/, 11-Ekim-2007 tarihli günlük burç köşesi)

Görüldüğü gibi hayat (= kader = size iktidarın sundukları) karşısında birey, hem fiziksel olarak hem ruhen, acizdir. Fakat, tüm bu olumsuzluklara rağmen, ‘küsmemesi, kırılmaması, ve inatçı değil uyumlu olması’ tavsiye edilir. Ayrıca, yıpranmışlığını toparlamak için kendisi dışında bir etkene, “talihin beklenmedik bir biçimde dönmesi, beklenmedik bir yardıma”5 ihtiyacı vardır; ki, 12 Ekim 2007 Bayram tatili öncesindeki bu yorumlarda ‘nedense’ (?) bir yolculuk ya da dinlenme ihtimalinden bahsedilmektedir. Kaygısız bir şekilde burcunu okuyan kişinin “Aaa evet bayramda falancaya gideceğim’ , ya da ‘evde yatıp dinleneyim bayramda’ deme ihtimali yarıya yarıya muhtemeldir. Böylece burç yorumcusunun -takvimi kullandığı- öngörüsünün (!) doğru olduğunu fark eden okuyucu, diğer tavsiyeleri de pekala benimseyebilir. Sonuçta falın sahte inandırıcılığı, aslında beklenmedik bir şanstan gelmesi gereken çözüm, somut bit uyanıklıkla daha da pekiştirilmiş olur.


Kısacası iktidar imgesi, kendi buyruğu altında uyumlu, önüne konana razı bireyler ister. Ve, bu amaç doğrultusunda elindeki yöntemleri sonuna kadar kullanır. Ana-akım medyanın, her gün farklı nabza farklı şerbet vererek sunduğu burç yorum köşeleri de bu kültür endüstrisi yöntemlerinden sadece biridir.

DUYGU KOCABAYLIOĞLU

Notlar:
1. Adorno, W Theodor, “Kültür Endüstrisi - Kültür Yönetimi” çev: Nihat Ünler, Mustafa Tüzel, Elçin Gen, İletişim Yayınları, İstanbul, 2007, içinde, J.M. Bernstein: önsöz, s.23
2. a.g.e.
3. a.g.e. s25
4. http://astronet.hurriyet.com.tr/
5. Adorno, W Theodor, “Kültür Endüstrisi - Kültür Yönetimi” çev: Nihat Ünler, Mustafa Tüzel, Elçin Gen, İletişim Yayınları, İstanbul, 2007, içinde, J.M. Bernstein: önsöz, s.25-26

Kaynaklar
Adorno, W. Theodor, Kültür Endüstrisi Kültür Yönetimi, çev: Nihat Ünler, Mustafa Tüzel, Elçin Gen, İletişim Yayınları, İstanbul, 2007

http://astronet.hurriyet.com.tr/




16 Eylül 2008

Adorno’nun Işığında Türk Sinema Seyircisi Üstündeki Hollywood Etkisi


Theodor W. Adorno Kültür Endüstrisi adlı makalesinde ekonomik sistemin öngördüğü biçimde şekillenmiş olan kültür endüstrisi metalarının kaynaklarını, çarkın işleyişini o döneme dair veriler ve eğlence odaklı medyumlar (radyo yayınları, Hollywood sineması, yeni yeni filizlenen televizyon, avangard olmayan hafif müzik ve caz.) çerçevesinde inceler.

Kitle kültürü ve kapitalist düzen üstüne yaptığı genel saptamalarda (ve dahi bazı örneklemelerde) 60 yıl sonra halen daha haklı olsa da, hatta bir çok kültür metası açısından yozlaşmanın iyice ayyuka çıktığı doğru olsa da, ele alınan metalardan biri olan sinema endüstrisinin saldırılacak kaleleri, aslında gene büyük aslan Hollywood tarafından kendi içinde, kendi klişeleriyle tüketilmektedir.
Bu tüketim, hedef kitlenin doyumu manasındadır, ve her ne kadar Amerika halen kendi toplumuna aynı filmleri seyrettirebiliyor olsa da , asıl amaçlarından biri olan kendini dünyanın geri kalanına pazarlama ve ideoloji empoze etme görevi birinci sıradaki sinemanın sırtından yavaş yavaş başka medyalara doğru kaymaktadır. Şayet, dar ölçekte ve Amerikan yaşam tarzı hayranlığı ile bilinen Türk sinema seyircisini ele alırsak, bu eksen değişikliği daha rahat görülebilir.

20yy.’ın ilk yarısında, dizginlerinden boşalmış bir şekilde hem görsel hem işitsel olarak ‘seri üretime’ geçen kültür endüstrisi kitlelere ulaşabildikleri kanalların, ister estetik olsun, ister içerik her manada içini boşaltmakta geç kalmamıştır. Bir noktadan sonra, sinema ve radyo kendilerine sanat süs vermek gibi bir endişesi kalmamıştır. Dahası kasten üretilen zırvalıkları, bu ‘biz zaten sanat yapmıyoruz’ şemsiyesinin altında meşrulaştırmışlardır. Adorno’ya göre, önceden çizilmiş bu şemada, pasif seyircinin rolü, önceden birtakım göstergelere göre belirlenmiş düzeylerine uygun davranmak ve belli başlı tüketici tipleri için üretilmiş kitlesel üretim kategorilerinden kendine denk düşenini tüketmek olmalıdır.
Adorno’nun kapitalist ekonomik düzenekleri için ‘genel geçer’ olmaya bu saptamasını göz önüne alarak, 21yy. sanat tüketicisine bakarsak, karşımızdaki ‘seyirci manzarası’ aynı (hatta daha kötü olduğu bile iddia edilebilir) olmakla birlikte, tüketilen malzemelerin ekseni Türkiye sınırları içerisinde evin dışından, içine doğru kaydığını söyleyebiliriz.
Artık her evin baş köşesine yerleşen “televizyon makinesinin” reyting ölçüleri a,b,c,d sınıflarına göre bölünmektedir; zamanında eğlence endüstrisinde sinemanın ve genel anlamda Hollywood tarzındaki filmlerin izleyici skalaları artık, televizyon kanallarının kıstasları olmuştur. Aynı şekilde Hollywood endüstrisinin şematize film kalıpları on yıllardır tekrarlana tekrarlana artık ezbere bilinen patikalar gibidir. Filmin en can alıcı noktasında bir kovalamaca sahnesi varsa, bu tam Amerikan işidir; fakat seyirci artık o kovalamacanın neden orda olduğunu bilecek, bunu kanıksayacak kadar çok kovalamaca dolu Amerikan filmi izlemiştir. Hollywood klişeleri Amerikanın kendi uykucu toplumu dışında, “sen ne büyüksün Amerika, çok yaşa!” ideolojisini aşılamaktan en azından Türk sinema seyircisi için uzaktır.

Türkiye’ye ithal film getiren şirketlerden biri olan Bir Film’in sahibi Ersan Çongar, sektörün içinden biri olarak, Türk sinema seyircisinin Hollywood’a karşı değişen tavrını şu sözlerle açıklıyor,
“Türk sinema seyircisi de tıpkı pek çok diğer ülkenin seyircisi gibi gideceği filme öncelikle oyuncusuna ve türüne göre karar veriyor. Ancak son on sene içinde, sinemada film seyretme alışkanlığı ciddi değişiklikler göstermeye başladı. Türk sinema seyircisinin, popüler sinema anlamında seçimlerini de olumlu buluyoruz. Amerika'da iyi iş yapmış pek çok kötü film bizim ülkemizdeki seyirci tarafından geri çevriliyor.”

Öte yandan tüketim toplumunu genç nesil üstünden pohpohlayan, suyuna aşk macerası katılmış gençlik işi filmler, Amerikan hayat tarzının ve kolej yaşamanın kusursuz olduğuna dair pembe düşler halen satılmaya çalışılsa da, kültür endüstrisinin pazarlanması bu Amerikan klişesiyle bezeli sinemanın boyutlarının fersah fersah üstüne çıkmıştır.
“Her filmin başından nasıl biteceği, kimin ödüllendirilip kimin cezalandırılacağı ya da unutulacağı anlaşılır…” Bu senaryo kalıpları 1960’lar boyunca, ustaların değişiyle, Yeşilçam altın çağını yaşarken bire bir geçerliydi diyebiliriz. Hatta o derece ki, filmin gidişatı halkın beklentilerine göre şekillendirilmezse yapımcının zarar etmesi olasıdır. Fakat 21yy’a gelindiğinde, Türk seyircisi bağlamında konuşacaksak, sinema perdesinde tahmin edilenin değil, akla en son gelecek, tahmin edilemeyenin iş yaptığı aşikardır.

Tekrar Adorno’nun güçlü savlarından birine göz atarsak, ideolojinin içi boşaltılmış ‘içeriğin’ teknikle pohpohlanması, seyirciye yeni olarak basmakalıp tekniğin dayatılmasını eleştirdiğini, ve seyircinin de buna ‘kandığını’ görürüz.
Adorno’nun 1944 yılında genel bir bakışla fakat detayında sinema sektörünü kast ederek kaleme aldığı teknik ile, şu dakika şu saniyede bile yeni bir şeylerin ortaya atıldığı teknoloji çağı arasında, ölçülemeyecek bir uçurum vardır. Ve sinema filmlerinde kullanılan stüdyo teknolojileri bu çağda, o filmi gören herkes tarafından bilinmektedir ki, bir göktaşının bilgisayar efektiyle içerden nasıl patlatıldığının, ya da kartondan yapılmış kulelere dökülen su ile bir sel felaketi sahnesinin nasıl çekildiğini, bugün filmin pazarlandığı DVD versiyonu ile hiç şaşırmadan seyredebilmekteyiz. Her şey göz önündeyken ve internetle tüketicinin elinin altındayken, bir Hollywood filmine sırf ses ve görüntü efektlerini merak edip giden bir sinema seyircisinin salt kitle kültürü kurbanı olduğunu söylemek kolaycılığa kaçmak olacaktır. Tekniğin, kendisine uzak kalmış olana sinema bileti sattırması farklı, sinemaya tekniği görmek için bilinçli giden seyircinin tercih hakkı farklıdır. Her iki durumda da endüstrinin işlevi yerine getirdiği varsayılsa da, sinema seyircisinin ayrıştığı ve yarım asır önceki seyirci olarak kalmadığı açıktır.

İçerik ve teknik başlıklarından sonra, sinema ve ekonomi ilişkilerini incelersek kültür endüstrisinin ekonomik düzenle nasıl saman altından göbek bağı olduğunu Adorno’nun, -gerçekliği oldukça rahatsız edici olan- şu saptamalarıyla daha net görebiliriz:
“Zihinsel üretimin tüm dalları aynı biçimde tek bir amaca tâbi kılınır: insan duyularının, akşam fabrikadan ayrıldığı andan ertesi sabah tekrar kart bastığı ana kadar, gün boyu yürütmek zorunda olduğu emek sürecinin damgasıyla meşgul tutulması amacına.”
İnsan hayatının takvimle bölünmüş zaman dilimleri içinde “hafta sonu mutlaka eğlenmelisin!” emriyle, (Hatta hafta sonu da yetmiyor, artık hafta ortası çarşamba geceleri de çıkmak zorundayız!) insanların ancak bu boş zamanlarını ‘eğlenceyle’ doldurduğunda hafta boyunca çalışmasının katlanabilir olduğunu vurgulanmıştır. Ve “..tüm eğlence biçimleri bu iflah olmaz hastalığa kapılmıştır.” Sinemanın diğer kültür metaları karşısında, 21yy.’da aldığı konumunu karşılaştırırsak, herhalde yapılacaklar (eğlenilecekler) listesinde oldukça aşağı sıralarda yer aldığını söylersek yanılmış olmayız. “Yapacak daha iyi bir şeyin yoksa sinemaya gidelim.” cümlesi dahi, pazarlanan kültür endüstrisinde sinemanın gerileyen sırasını göstermektedir.
Zira, kapitalizmin düzgün işleyen mantığına göre 100 yıldan fazla geçmişi olan bu eğlence metasının çoktan eriyip gitmesi, tüketilip unutulması gerekirdi.

Sinema sektörünü ayakta tutan ‘yıldız’ kavramı için de yaşanan değişimi, bir başka sinema duayeni Atilla Dorsay’ın sözlerinden alıntılarsak, kültür endüstrisinin sinemada yaslandığı dayanakların zaman içerisinde nasıl tüketildiğini daha net anlayabiliriz. Atilla Dorsay kendisiyle yapılan bir röportajda ‘Sinemada "yıldız" olayını nasıl görüyorsunuz?’ sorusuna şu sözlerle cevap veriyor:
Sinemada Yıldız mitos'u benim sinemada en ilgimi çeken şeylerden birisi. Asla küçük görmediğim, hatta sinemaya yararı olduğuna inandığım bir olay. Bu çok sevilen yıldız oyuncular olmasa, bir yüzyıldır sinemaya çok daha az seyirci giderdi. Ama bizdeki yıldız olayı Batı'dakinden biraz farklı. Bizimki gibi çok sorunlu toplumlarda, insanların gündelik hayattan kaçmak için her yola kolayca başvurdukları bir toplumda, sinemanın bir rüyalar alemi olması kaçınılmaz. O ölçüde de yıldızlar daha parlak, daha etkileyici varlıklar oluyorlar. Amerika için de, 1930'ların ekonomik bunalım yılları yıldız olgusunun en etkili dönemi olmuştur; yahut da genelde seyircinin daha çocuksu, saf olduğu yıllar. Bugün sinema seyircisi o kadar olgunlaştı ki, o anlamda sinema yıldızı yok gibi. medyanın yıldızları var artık. Aynı gizem yok tabii. Her şey biraz daha sıradanlaştı.

Bu çok dallı ve elbette daha da genişletilebilecek incelemede, belli bir zümreye ait sinema seyircisinin oluştuğunu , gene azımsanmayacak bir seyirci kitlesinin aslında televizyon seyircisi olduğunu ve sinemayı, televizyonda seyrettiğinin devamı olarak beslediğini , istatistiklerle konuşursak yurtdışında hasılat rekorları kıran Hollywood yapımlarına karşı, yakın zamanda tamamen ‘Türk işi’ olan kaliteli Türk filmlerinin daha çok seyirci çektiğini son sözler olarak ekleyebiliriz.
Sonuç olarak, Theodor Adorno’nun Kültür endüstrisinde uyutulan bireyler için yaptığı saptamaların Türk televizyon izleyicisi için ayyuka çıktığını, ama sinemanın bu işlevini bir nebze de olsa televizyona devrederek, biraz daha nefes aldığını söyleyebiliriz.