5 Ağustos 2007

Grindhouse Dehşeti!

Quentin Tarantino ve Robert Rodriguez ikilisinin Grindhouse (2 Süper Film Birden;) denemesi, ülkemizde haziranda gösterime giren Ölüm Geçirmez’ in (Death Proof) ardından, bu ay da Dehşet Gezegen’in (Planet Teror) vizyona girmesiyle nihayete erdi.




More...10 yılı aşkın bir süre İki Film Birden ‘kültürünü’ ciddi bir şekilde yaşayıp, özümseyen bir ülkede, ‘bu Grindhouse denemesini izleyici anlayamaz, kaldıramaz’ gibi saçma ötesi bir bahaneyle neden ayrı ayrı girdiği açıkçası biz anlamadık. Değil mi, limoncuk?

Dağıtımcı firma, prodüktör Harvey Weinstein’ın Hollywood alerjisi olan Avrupa ‘sinema severlerini’ göz önüne alarak bu taktiği uyguladığını söylese de, biz, şiddet, seks, kan görmeye alışkın olan Türkiye için dağımtıcılarımızın bastırmasını ve olması gereken Grindhouse mantığı ile bu filmi Türkiye’ye getirmiş olmalarını arzulardık. Olmadı, ne yapalım; bu keyfi DVD’ ye erteleriz.

Beyazperde.com sözlüğünde diyor ki: “Grindhouse (2007): Modern Amerikan Sineması'nın iki dahi ismi Robert Rodriguez ve Quentin Tarantino’nun, otantik bir Grindhouse sinema deneyimini günümüz seyircisine yaşatmak için bir araya getirdikleri proje. Gıcırdayan projeksiyon sesi, çizik dolu film stoğu, şiddet ve seks dolu filmleri, şiddet ve seks dolu fragmanları ve 70'lerden alıntı "Program Başlıyor" animasyonlarına kadar, Grindhouse sinemalarına kesintisiz göndermede bulunan üç buçuk saatlik bir sinema deneyimi.”

yeni bir şey yok;)

G.O.R.A haricinde, (neredeyse) hiçbir filmi beğendiğini görmediğimiz, göremediğimiz hocamız Fatih Özgüven’se Tarantino’ya ve Rodriguez bu haftaki köşesinde itinayla dokundurmuş; dinliyoruz:

Quentin ve Roberto ile bu hafta (02.08.2007)

Tarantino ile Roberto Rodriguez arasında şöyle bir muhavere hayal ediyorum:

Quentin Tarantino ile Roberto Rodriguez arasında şöyle bir muhavere hayal ediyorum:
Q: Oolum, ben şuraya biraz Godard koyacağım... Diner'da kızlar konuşuyor, kamera dönecek etraflarında... Siyah beyazdan renkliye geçiş falan. Eric Rohmer hatta böyle...
R: Yok abi, bende sanat filmi yok, aynısının tıpkısını yapacağım, hatta daha fazlası, böyle tam pis sarı porno rengi...
Q: Çızık falan?
R: Baştan aşağı çızık, hatta fazlası, film yanıyor falan, tabii yiyiş sahnesinde aynen eksik makara esprisi...
Q: Oğlum abartma o kadar da yani.
R: Abartıcam abi, irin, yara, kanlı et, böyle top top, salkım salkım hayalar olacak...
Q: Ha bu iyiymiş, benim aklıma gelmedi bak...
R: Abi, seni de tecavüzcü rolüne koyalım, böyle hayaların falan eriyor, akıyor aşşaa doğru...
Q: Bak o olur... Konusu ne?
R: Şimdi şöyle abi, Irak'da bir gaz kullanmış bunlar, geri geliyorlar gazla birlikte, gaz hem zombi yapıyor hem de zombilere panzehir oluyor. Böyle yani.
Q: Ha anladım, güncel... yani Irak'a gidince böyle oldular gibi. Vietnam olayı.
R: Aynen abi. Esas olay kopuk bacağa makineli takmak tabii... Luis Bunuel hesabı- yersen. (Gülüşmeler)
Q: Yaa bir de gönderme koy hatırım için be... Kıza Ava Gardner'e benziyorsun desin birisi ordan...
R: Tamam abi, istediğin Ava Gardner olsun, bence benzemiyor ama...
Q: Ben çizgi film de koyacağım böyle bir yerine, şirin şirin, ya başa ya sona...
R: Yok abi, ben de gerçek yani her şey, çok gerçek...
Q: Lezbiyenlik var bir de bende... hani böyle alt metin gibi olsun, kız filmi gibi de aynı zamanda da hani şey...
R: Abi ne diyorsun bende lezbiyen hem-şii-re var, jartiyerinde şırıngalar dizili. Hem de evli, kocası duruma uyanıyor, olaylar karışıyor, senin 'Kill Bill'deki Darryl gibi, ama geliştirilmiş yeni formül...
Q: Vay sıpa. Boynuz kulağı geçti ha!
R: Estağfurullah abi...
Q: Ben de onu şöyle bir göstereyim benim filmin bir yerinde -
R: Ne demek abi, tabii.
Q: - şöyle ortasında falan, göndermeye gönderme olur hem de... Lezbiyen hemşire ha... Köftehor seni.
R: Abi n'apalım Latin ateşi, halk çocuğuyuz biz... (Gülüşmeler. R. internete bakar) Abi Ingmar Bergman ölmüş.
Q: Deme yahu... (filmlerini sayar bir nefeste)... Büyük adamdı rahmetli.
R: Evet abi, neydi... 'Sessizlik'teki lezbiyen kız kardeşler ilktir yani... sonra şeydeki, öteki neydi... 'Parsonia'.
Q: (Kızar) 'Persona'.
R: Evet 'Personia' abi- o da müthiştir yani, ilk lezbiyen hemşire de ordadır hatta.
Q: Sus, hayvan. Sen ne anlarsın transferansdan...
R: Bizde de var abi, zombilik olayı aynen transferans...
Q: (Buna bir cevap veremez, gazeteye bakar) A! Antonioni de ölmüş.
R: 'Kim abi?'
Q: 'Michelangelo Antonioni, salak. Çağdaş bireyin yabancılaşması falan, beni sarmaz gerçi, 20. yüzyıl ortası olayları.
R: Şimdi bizim zombiler de yabancılaşma diyeceğim ama kızarsın diye korkuyorum abi.
Q: (Vuracakmış gibi elini kaldırır)
R: Şaka, şaka, şaka.
Q: Yürü, evde göstereceğim ben sana. Yoldan bir Antonioni filmi de alalım da, sen 'Yolcu'yu da görmemişsindir. Maria Schneider denen yavru, ayrıca... Sinema tarihinin en uzun ve en yavaş travelling'i, kamera pencereden nasıl çıkıyor hâlâ çözülebilmiş değil, bazı tahminler var ama...
R: Kesin parça koymuşlardır, abi... Şaka, şaka. Bu 'Kara Yılan İnliyor'u gördün mü abi? Yani tam zenci adam-beyaz kız-hararet artıyor filmi olacakken berbat etmişler sonunu, sosyal içerik falan...
Q: O değil de, Christina Ricci'yi bir sonraki filmde düşünmeli yani... Aynen 'Köpekler'deki Susan George... Şimdi tedayi ettim bak... 'Nemfoman Bakirelerin Dönüşü' deriz, böyle zincirler içinde kızışmış bir kız afişi, dana-na-naaan... (Paldır küldür çıkarlar.)

Demek ki, neymiş? Fatih Hoca, Tarantino’ya hafif sempati duysa da, Rodriguez’e gıcıkmış…

Eleştirmenler genel izleyici kitlesine, Grindhouse deneyimini tavsiye etmiyorlar.

Limonluk olarak biz de, Tarantino’yu anlamak için 70’-80’leri izlemeniz gerektiğini düşünüyoruz. En azından filmlerin gönderme yaptığı, ‘orjinaleri’ izleyebilirseniz, göndermelerden de keyif alma olasılığınız yükselir. Yoksa, bir çok sinema seyircisinin ‘Kill Bill’ sersine verdiği tepkiyi, (‘Ne biçim film bu be?’ tepkisi) göstermeniz olasıdır.

Limonluk tavsiye ediyor: EMPIRE sinema dergisi’nin özellikle haziran ve temmuz sayıları Grindhouse adına okuyucuyu oldukça tatmin ediyor. Bulunuz, edininiz.

Beyazperde.com bizler için uğraşmış ve ‘Beyazperde'nin Grindhouse Sözlüğü’ nü yazmış. Yanı sıra Sinekritiklere göz atmanızı da tavsiye ediyoruz.

4 Ağustos 2007

Marc Chagall'ın Sanatı ve Savaş

1887 doğumlu Rus ressam Marc Chagall gerçeküstü figürlerle en gerçekçi ve derin duyguları yansıtmıştır. Muhteşem renklerle Rus folklorundan kaynaklı desenlerinde mitosları sıradan canlılar halinde resmetmiştir. Bu makale 21yy’ın önde gelen ressamlarından olan Chagall’ın Birinci ve İkinci Dünya Savaşı dönemlerinin resmine nasıl yansıdığını incelemektedir.


Birinci Dünya Savaşı Döneminde Chagall Resmi

Birinci Dünya Savaşı 1914’te başladığında, Chagall ve karısı Bella ressamın Rusya’da doğdu Vitebsk köyündeydi. Sanatçının bu dönemdeki eserlerinde, durgun resmedilmiş doğa ön plana çıkmaya başlamıştır. Aşkın ve özgürlüğün zengin sembolleriyle doruğa çıkan tuvallerinde şimdi, düz manzaralar ve Vitebsk halkı yer alıyordu. Ayrıca, sanat tarzını belirleyen hayali öğeler bu dönem resimlerinde yoktur. Chagall sık sık Paris’inDua Eden Yahudi kendisine ilham kaynağı olduğunu söylerdi; belki de bu dönemin daha gerçekçi resimleri onun Paris’te yaşama özleminin bir göstergesidir.

“Praying Jew” tablosu diz çökerek dua bir Yahudi’yi resmetmektedir. Canlı renkler Chagall resimlerinin karakteristik imzasıdır; fakat, bu resim görüldüğü üzere zengin renk tonlardan yoksundur. Ekmek somunlarını taşıyan, hüzünlü iki askerin resmedildiği “Soldiers with Bread” tablosu da gene bu dönemin eserlerindendir. Renk tonları yumuşak ve loştur. Tozlu kahverengiler ve yumuşak yeşiller teslimiyet hissi uyandırmaktadır.ekmek taşıyan askerler

Chagall’ın bu dönemdeki tablolarının çoğu Vitebsk’e bakışını yansıtmaktadır. Örneğin, "Uncle Zussi (The Barber Shop)", "Uncle's Store in Liozno", ve "Over Vitebsk" eserleri sanatçının empresyonalist tarafını gösteriyor olsa da, diğer eserleri kadar şiirsel bir anlatıma sahip değildirler ve canlı renklerinin yumuşaklığından mahrumdurlar.









Liozno'da Amcamın Dükkanı














Chagall Otoportreleri

otoportre

Marc Chagall’ın bir çok otoportresi vardır; fakat, 1914’de yaptığı "Self Portrait at the Easel" adlı tablosu diğer bir çok eserinden oldukça farklıdır. Bu, tablosunda Chagall burukluk ve şiddet duygusunu beraber kullanmıştır ve ünlü canlı renklerinin yokluğu bu resminde de hissedilmektedir. Tual koyu bordolar ve deniz mavisi ile kaplanmıştır adeta. Portre, öfkeyi yansıtmaktadır.



Gözlerinde suçlarcasına bakan ağır bir bakış hakimdir ve , dengedeki eli bize, işinin saygısızca bölündüğünü gösterir gibi durmaktadır. Dudaklarına rahatsız bir ifade yerleştirmiştir. Eserindeki bariz tatsızlık görmezden gelinemez. Vitebsk Üstünde..Hayallerle bu derece örülü bir ressam, yaratıcı ilhamının çevresindeki gürültü ve şiddet tarafından sekteye uğratıldığı söylenebilir.








İkinci Dünya Savaşı Döneminde Chagall Resmi

Chagall sevgilileri, çok sevdiği kasabası Vitebsk’i ve dini temaları çocukvari bir iyimserlikle tarz resmetsiyle tanınır. Sanatında çok sayıda sembol vardır; fakat İkinci dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle dini temaları çok daha sık görülmektedir. 1941’de Fransa Nazi işgalini gördüğünde, Chagall bir kez daha çok sevdiği Paris’i terk etmek zorunda kalmıştır. İlk başta sanatçı ününün onu koruyacağına inanarak ayrılmayı reddetse de, şiddetin dozu ve Yahudi ırkına yapılan zulüm arttığında, Chagall Paris’te kalma direnişinin ailesinin hayatını tehlikeye soktuğunu fark eder. Böylece, güvenliği için Amerika’ya gittiğinde tabloları nahif tonlarını kaybederek, yoğun bir eziyet havasına bürünmüşlerdir.

Chagall Dönemi

İkinci Dünya Savaşı döneminde, Chagall çok önemli yapıtlar üretmiştir. 1933’te elini çenesine dayamış yalnız ve tesellisi zor bir Yahudi adamı resmettiği “Solitude” tablosunu yapmıştır. Bu tablo, Chagall’ın solitude..yalnızlık...ikonografideki ustalığının en güzel örneklerinden biridir.

Adamın yanında, hayatta kalmak için gerekli olan eti, sütü ve derisiyle yaşama metafor yapan bir inek vardır. İneğin yanında bir de keman görünmektedir. Chagall’ın bir çok tablosunda ya bir keman ya da kemancı vardır. Bu dönemlerde kemancılar, doğum, evlilik ve ölüm gibi hayatın kesişim ve geçiş anlarını müzikle anarlardı. Chagall’ın hayatı temsilen ineği, ölümü temsilen de kemanı koyması ilginçtir. Chagall’ın bu resimde ikilikleri anlatma eğilimi, bilincinin Vitebsk ye olan tükenmeyen sevgisi ve Paris için duyduğu tutkunun kanıtı gibi adeta.

Chagall ve "Crucifixion"

Chagall’ın "White Crucifixion" (1938) isimli tablosu hem insana korku veren hem de kendi hayali içinde gezinen bir havaya sahiptir. Tablo sembollerle donatılmıştır. White Crucifixionİsa beyaz bir çarmıha gerilmiş olarak bir yıkım ve koasun üstünde durmaktadır. Kırmızı bayraklı askerler sağda bir kasabayı yağmalarken, solda yanan bir sinagog görünmektedir. İsa figürünün altında dindar Yahudilerin sembollerinden olan bir şamdan vardır. Bir çok insan dini sembollerini sıkı sıkıya sarılarak kaçarken resmedilmiştir,. Bu tabloda da gene ikilikler göze çarpmaktadır. İsa’nın beline dolanmış Yahudilere ait bir ibadet şalı vardır; fakat aynı zamanda çarmıhtaki İsa Hıristiyanlığın acı çekme sembolüdür. Chagall bu parçayla Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin benzer olduğunu anlatmaktadır. Bu eser yoruma fazla meydan bırakmaz; Chagall’ın resmi, onu saran kaos hissini temsil etmektedir. Halkının katledilmesindeki çaresizliği ve üzgünlüğü tualine yansımıştır, Yahudi şehitleri göçmenleri çizerek.

1943 yılında Chagall "Yellow Crucifixion" adlı benzer bir tablo daha yaptı. Bu eserde, İsa tualin dış kenarına yerleştirilmiştir ve büyük bir Tevrat arka plana konmuştur. Bu dönemde soykırım en yüksek noktasına çıkmış ve yüz binlerce Yahudi katledilmiştir. Bu Chagall’ın neden bu resin odak noktasına Tevrat’ı yerleştirdiğinin göstergesidir.yellow crucifixion

Savaş döneminde, Chagall sanatını hem karmaşık hislerinin katalizörü olarak, hem de Nazi rejimine karşı silah olarak kullanmıştır. Yaratıcı zihni ve ikonografideki ustalığı sayesinde savaşın yıkımlarını ve travmalarını ölümsüzleştirmiştir.

Kaynak: http://www.buzzle.com/ Julie Gladstone’un 9.Mayıs.2007 tarihli makalesi

Çeviren: Duygu Kocabaylıoğlu

"Chagall ailesinin bir sure İstanbul’da oturduğunu ilk kez duyuyordum. Bizzat kendisinden duyduğuma göre doğruydu. sonradan öğrendim ki, Chagall Romanya Yahudisiymiş ve o tarihlerde göç zorunluluğu olunca önce İstanbul’a gelmiş, bir sure sonra da Paris’e yerleşmiş. Herhalde İstanbul’da kalsaydı Chagall olmayacaktı, olsa olsa Nurullah Berk ve Bedri Rahmi'nin arkadaşı olacaktı; kıskandıkları için onu akademiye hoca da yapmayacaklardı. O da köprüden her aksam vapura binip adaya giderken filtresiz yassı bir yenice sigarası yakacak ve dumanını Marmara denizine doğru üfleyecekti." Ara Güler - Yeryüzünde Yedi İz – YKY / 2002

"Palais Garnier'in tavanını tek kuruş almadan boyayan ressamdır.. söylenene göre, üstündeki kirli tulumuyla öğle yemeği için operanın karşısındaki bir cafeye giden Chagall burada iki Portekizli boyacıyla karşılaşır.. iki memleketli aralarında ne kadar da az paraya çalıştıklarını tartışmaktadırlar o sırada.. derken içlerinden biri Chagall'a döner ve onun kaç paraya çalıştığını sorar.. Chagall "bedava" cevabını verince Portekizli gülerek "bak bizden kötü durumda olanlar da varmış" der.. bendenize ilk duyduğunda saçma gelen bu Anektod kaynağı (Abidin Dino) göz önünde bulundurulursa büyük ihtimalle yaşanmış bir hadisedir ve Chagall’ın ismini her duyduğumda içimin ürpermesine neden olur.. esasen Chagall gibi insanların meselesi kozmik bir meseledir: “varlıklı olmakla var olmak arasındaki fark; bir piyano satıcısıyla bir piyanist arasındaki farka benzer.. ikisi de piyanonun tadını çıkarır. birincisi satarken, öteki de çalarken...” Çetin Altan

Kaynak: eksisozluk.com

3 Ağustos 2007

bir temmuz sonu, bir ağustos başı..

Bu haftadan geriye ne kaldı?
  • Televizyonlarda seçim analizleri temposunu kaybetmiş görünse bile, yorumcular büyük şevkle 'yeni' Türkiye tablosu üstüne konuşmaya devam ettiler. Gazeteler de, bölge bölge hatta il il, seçim oranlarının bir önceki ‘verilere’ göre nasıl değiştiğini incelemeye devam ettiler. Yani, medya işini yapmaya devam etti.


  • CHP, 'neden öyle değil de, böyle oldu?' sorusunu kendisi dışında başka her yere soran bir rapor hazırladı.
  • Cumhurbaşkanlığı makamı sayın Başbakanımız ve Dışişleri Bakanımız arasında bir tevazu mertebesine dönüştü: "Aman azizim, lütfen buyrun." "Çok rica ederim, benden evvel siz, lütfen." Tarihi eski olsa da, Bianet haber sitesinin “Falanca Neden Cumhurbaşkanı olmasın ki?” başlıklı bir dosyası var. Entelektüel kesimden aydınların ve sanatçıların kısa hayat hikayeleri ve neden cumhurbaşkanlığı mertebesine yakışacakları kaleme alınmış. Başlangıç olarak size Yıldırım Türker ile ilgili yazının linkini verelim, gerisini de Limonluk okuyucularının takdirine bırakalım..
  • Borsa, seçim yüzünden geçtiğimiz hafta yaptığı 'çıkış' saçmalamasını, bu hafta 'dış mihraklı' gelişmeler sonrasında dengeledi.
  • Köşe yazarı Ece Temelkuran ortaya bir muhabbet sorusu attı diye kıyamet koptu! (Örtülü-örtüsüz kadın tartışmasına Limonluk'ta değinmiyoruz; merak edenler şu adresten her iki görüşü de detaylıca inceleyebilir.)
  • “Cefakar Türk kadınının önüne bu programları biz dayattık, beyinlerini sulandırdık.” itirafında bulunmadan, tüm kanallar bir doktora öğrencisinin “Türk Kadını ve TV Programları” konulu tezine kilitlendi. Yapılan araştırmaya göre, ev hanımları günde ortalama 5,5 saat TV karşısında kadın programları ve dizi izleyerek zaman geçiriyormuş. İnsanın ‘Bre zındıklar başka ne sundunuz da, Desperate Houswives entelektüelliği bekliyorsunuz Türk ev hanımlarından?’ şeklinde hesap sorası geliyor.
  • Sanatsal mevzularda ise Norah Jones, İstanbul'da yağmur gibi şakıdı; gidip dünya gözüyle dinleyemedik kendisini, biz de mest olanlardan öğrendik..
  • Fakat Limonluk'a göre bu hafta dananın kuyruğu, tecrübeli siyaset yazarı Nuray Mert ve yazarların yazarı, müthiş tespit insanı Perihan Mağden arasında koptu! Perihan Mağden’i sayarız, severiz; cesur(!) yazı üslubuna diyecek sözümüz de yok, fakat kendisini gözü kapalı okuyanlara Nuray Mert’in 2 Ağustos 2007 tarihli Radikal’de yayınlanmış yazısını hararetle tavsiye ediyoruz. Fikirlerini keskin diliyle ifade etmekten kaçınmayan, başörtülü kadınların haklarını savunduğu için ‘laik’ yazarlar tarafından sevilmeyen, fakat ne hikmetse kimsenin gitmeye yanaşmadığı İran ve Suriye’ye giden sayın Nuray Mert, “Perihan Mağden'e açık cevap” başlıklı yazısında bakalım ne diyor :
    “Böyle olmasını istemezdim. Ne de olsa 25 yılı aşkın tanışıklığımız, inişli çıkışlı da olsa dostluk denemelerimiz ve en önemlisi, en azından benim için, çok güzel anılarımız var. Biraz da bu yüzden, satır aralarında atışmaya devam etmek istemiyorum. Devam bir yana, başından beri bu durumdan fazlasıyla rahatsızım.
    Bu tuhaf durumu o başlattığı için, bunu gönül rahatlığı ile söyleyebiliyorum. Bakın bu tatsız süreç nasıl başladı; günlerden bir gün, kadın kotasıyla ilgili bir yazısını, beni kastettiği aşikâr olan, yenilmez yutulmaz bir ifadeyle noktaladı. Bu konuda ne söylediği, ne savunduğunu doğru düzgün anlatması mümkünken ve de bunu zaten yapmışken, nedense dayanamamış, yazısının sonuna 'Kadın kotasına karşı çıkacak kadar erkek yalakalığına gönül indirenler' ifadesi yerleştirmiş. Malum bu ülkede, kadın kotasına karşı yazı yazan neredeyse tek kadın benim, dahası aynı gazetede yazıyoruz.
    Bu kadar çirkin bir ifadeyle karşı karşıya kalmaktan ne kadar rahatsız olduğumu tahmin edersiniz. Yine de, kendisine isim vererek karşılık vermek yerine, isim kullanmadan, 'Kulaktan dolma bilgilerle siyaset yorumu yapan, böyle terimlerle eleştiri yapar' türünden bir gönderme yapmakla yetindim. Bu kadar tatsız bir atışma, ismiyle ortalara dökülsün istemedim.
    Belli ki çok bozulmuş, cevap yetiştirmek için fırsat kollamış. Ama nedense, durmuş durmuş, salı günkü yazısında, konusu bambaşka bir yazının başında, güya adımı vermeden, sataşma teşebbüsünde bulunmuş. Aslında ben nezaketen 'sataşma' diyorum, kendi deyimiyle 'geçirmiş'.
    Bu saatten sonra, hiç olmazsa, 'Neden üstüne alınıyorsun?' sahtekârlığına sığınmayacağını umut etmek istiyorum. Alışılmış ve artık fazlasıyla sıkıcı deyimleri ile beni tarif ediyor, siyaseten doğrucu olmadığımı, olamayacağımı, 'ilk demokrasi' dersinde çaktığımı falan söylemeye çalışıyor. Siyaseten doğruculuk, siyaset bilimi okumakla, televizyonlara çıkmakla olmuyormuş, vicdan, beyin, hakkaniyet, duygusu, merhamet ve zekânın karışımı olarak doğuştan geliyormuş.
    Kimin neyin ne kadar karışımı olduğunun takdirini okuyuculara bırakıyorum. Derlediği terkip çok yanlış değil kuşkusuz, o nedenle de, ya beyinsiz, ya vicdansız, ya merhametsiz artık nedeni neyse, kendisinin siyaseten doğruculukla alakasının olmadığı, benim için (veya kimin için kurduysa) kullandığı terimle sabit. Üstelik, feminist, üstelik kadın hakları, dayanışması savunucusu iddiasında bir kadın bir diğeri için (veya isterse bir erkek için olsun) 'geçirmek' terimini kullanacak, sonrada, bu kadar çirkin bir erkek jargonu ile bana siyaseten doğruculuk dersi vermeye kalkacak.
    Kusura bakmasın, ama bu dille konuşan ne bir kadınla, ne bir erkekle, ne siyaseten doğruculuğu ne de başka bir konuyu konuşmayı lüzumsuz görüyorum. Şükretsin ki lüzümsuz görüyorum da, kulaktan dolma esintilerle yaptığı siyasi analizlerin perişanlığını ortalara dökmeye girişmiyorum. Diğer taraftan kendisini, Türkiye için ciddi bir kayıp olarak görüyorum, bu kadar keskin bir gözü ve mucize bir kalemi olan biri, bu derece ucuz siyasi gösterilere ve çirkin saldırganlığa tenezzül etmeseydi, çok daha iyi şeyler yazabilirdi diye düşünüyorum. Kendisine, hiç olmazsa bundan sonra, vicdan, akıl, izan ve sükûnet ile davranmayı tavsiye ediyorum. Ha, bir de, olur da kendini tutamazsa, ben yazıyla sataşmakla yetinmeyip, sokak aralarında kıstırıp dövmeye çalıştığı kadın yazarlara benzemem, çevresinde kim varsa, o tür teşebbüslerde bulunmaktan vazgeçirsin.”
    Eh, ama birinin satır aralarına devamlı saygın isimler ‘insert’ eden Perihan Mağden’e cevap vermesi gerekiyordu..Medya magazinciliğimizi de layıkıyla yerine getirdikten sonra, bu haftalık huzurlarınızdan ayrılıyoruz. Buzlu maden suyunuzun içine bir dilim limon atmayı unutmayın!

27 Temmuz 2007

23-27 Temmuz '07

Artık seçmek, seçmemek, seçim üstüne söylenecek fazla kelam kalmadı. Bir haftadır, daha 5 yıl yetecek kadar seçim analizi okuduk; dinledik. Yaz rehavetiyle Ankara siyasetinin ve ekonominin tatile çıkma zamanı geldi; oy kullanmak için "geri" dönen tüm tatilciler de yazlıklarının yolunu tuttu.

Seçimden herşeyden geriye, bizim aklımızda bir hayat kadını kaldı : Ayşe Tükrükçü.

Eski hayat kadını Ayşe Tükrükççü

Önce milletvekili olmasına yasal engel çıkartmaya çalıştılar. Sonra, "kocası tarafından fuhuşa zorlanmış olmanın" yüz kızartıcı bir suç olmadığına hükmettiler! Sonra, seçim bölgesi olan İstanbul 2. bölgede belki de tek oy alabileceği Zürafa Sokak'ta, seçim propogandası yapmasına, broşür dağıtmasına engel oldular. Haber sitelerine göz gezdirdiğimizde, kendisine destek olanlar, onun için üzülenler çoğunlukta olsa da, bazı aklı evveller "bir insan istemese bu kadar süre bu işi sürdürmezdi, bir kurtuluş yolu bulabilirdi!" şeklinde yorumlar dile getirdiler, seçilirse milletvekilliği sıfatını hak etmediğini de ekledirler! Keşke vergi kaçakçılığı yapsaydı Ayşe Hanım, o zaman layık olurdu milletvekilliği kendisine.

Velhasıl, 2. bölgede çokça desteklenen diğer bağımsızların karşısında Ayşe Tükrükçü 709 adet oy aldı! Ve 10'dan fazla bağımsız adayın gösterildiği (ama hiçbirinin milletvekili yeterliliğinde oy alamadığı (!), ki bu ayrı bir handikap, ayrı bir komedi) 2. bölgede, oy sıralamasında 4. sıraya oturdu Ayşe Hanım. Onun bir web sitesi yoktu, seçim otobüsleri yoktu; hayrattan su, sandviç dağıtamadı. Ama, inancı vardı. Bir ilkti Türkiye seçim tarihinde. Giremedi ceylan derisinden koltuklu TBMM'ye, fakat medeni cesaretin ne olduğunu, tir tir korkulan feminizmin ne olması gerektiğini gösterdi. Kendisini, tüm bu çabası ve direnci için kutluyor, günün birinde şahsen tanışmayı ümit ediyoruz.

Geçmiş de olsa Ayşe Tükrükçü'nün ve gene kendisi gibi seçilemeyen Saliha Ermez'in "seçim vaatlerini" şu adresten okuyabilirsiniz..

Gelmiş geçmiş olsun Türkiye, Limonluk'tan bu haftalık bu kadar; önümüzdeki hafta görüşmek üzere...

25 Temmuz 2007

Sıcak Türkiye...

Merhabalar!

serin limonlarBu sıcaklarda Limonlar iyice ekşiyor. Özellikle kesik limonları ve sıkılmış limon sularını güneş gören yerlerde bırakmayın. Ülke de fazla sıcakta kaldı malum, güneşte kaldıkça ekşimiz artıyor. Bugün, sürekli takip ettiğim bir e-gazetenin (Kahve Molası) editörü Cem Özbatur’ un editör yazısını sizinle paylaşmak istiyorum. Önceki yazılarımda, dış basının “gözünü” az çok aktarmaya çalışmıştım. Cem Bey’in yazısı da, benim sözlerimi yap-boz parçası gibi tamamlıyor adeta...

Fakat, bundan daha önemlisi yazının yanı başındaki video. Bir çok insan seçim öncesi AKP karşıtı kampanyalarda gönderilen bu metinleri okudu, görüntüleri izledi. Belki Tayip Erdoğan’dan hoşlanmayanlar bile, hakkında hazırlanan ve eski konuşmalarından derlenen slaytlardan sıkıldı. (Bu dosyalar genelde, milli duygular sosuyla değil, tamamen para kazanmak için hazırlanıyor-onu da ekleyelim.)

Türk insanı atasözlerini pek bir sever;
"Bir insan yedisinde neyse, yetmişinde de odur!” atasözümüz insanların değişiminin, düşüncelerinin ve kişisel evriminin önüne, “önyargı” duvarını çeken, en sevdiğimiz etiket yapıştıran atasözlerinden biridir. Fakat, ne hikmetse bu kadar olumsuzluğuna rağmen, pek bir rağbet görür.
Sayın Başbakanımızın da vecizleri, atasözlerini kullanmayı seven bir hatip olduğunu göz önünde bulundurursak, belki bu görüntüleri 1 kez daha izlemek daha anlamlı olabilir.

Buyrun, önce Cem Özbatur’un editör yazısından alıntımız:
“ Editör'den : AZINLIK OLDUK AZINLIK!...
Merhabalar,

Bugünleri de gördük ya, ölsem de gam yemem. Biz de azınlık olduk Baskın Hoca, Azınlık Raporunu yeniden basarsan bizi de eklemeyi unutma. Türkiye'de laiklik bir azınlık arzusu olarak görünüyor artık, gözünüzü açın ey ahali!.. Bunu biz söylemiyoruz, Avrupa Amerika söylüyor. Yani bizim burada "aman ne güzel hayat, yan gel yat" olarak tanımladığımız ve oylarımızı verdiğimiz, özünde laik düzen karşıtı zihniyet, dışarıdan pek bizim sandığımız gibi görünmüyor. Memleketi laik ve .... (burayı siz doldurun) olarak ikiye ayıran ben olmadığım için müsterihim ama şu an zafer sarhoşu olanların bu işin müsebbibi olarak rahat uyumamaları gerektiğini söylüyorum.
Dış basında seçim sonuçlarının nasıl değerlendirildiğini şöyle bir hatırlayalım.

"AKP laiklere ağır bir darbe indirdi"
"İmam'dan Türk Meclisine kimyasal bomba. Türkiye İslam'ı seçti."
"Kemalist muhalefet, laiklik ilkesine sığındı, kaybetti."
"Sonuç, laikler ve ordunun dişlerine atılmış bir yumruk."
"Türk halkı laikleri oylarıyla azarladı."

Hoş değil mi sevgili Cumhuriyet mitinginde bayrak sallayıp sonra gidip AKP'ye oy veren laik dostlarım? İşte yaptığınız işin dışarıdan algılanışı bu. Bunu biz içeriden söyledik mi anlamıyorsunuz, belki bunlara kulak kabartırsınız.

Bakın yanda bir video var. Boş bir vaktinizde beş dakikanızı ayırıp izleyin. Tayyip Beyimizin 10 yıl önce yaptığı bir konuşma. Ünlü olduğu için hemen hatırlayacaksınız. Ama bazı sözleri onun ağzından tekrar tekrar duymak belki balık hafızamızı uyanık tutmak için gereklidir. Yarın da kısmet olursa Cumhurbaşkanı adayı olarak yeniden önümüze konulması muhtemel Bakan Gül'ün bir konuşmasını koyacağım. Hoş bugün bir basın toplantısı yapıp aday olup olmayacağını açıklayacakmış. Benim kanaatim olmayacağı yönünde ama olursa bindikleri dalı kesiyor olurlar ki, bu kadar saf olduklarını sanmıyorum…” Cem Özbatur

Dip not: Lütfen, “Halkın yarısının oyunu almış bir başbakanı sindiremiyorsunuz; siz busunuz, siz şusunuz!” tadında forum yorumları yapmayınız. Çeşitli haber sitelerinde, yüzlerce forumda ve zaten youtube’ da bu videonun altında aynıları yazıyor. Halkın 16milyonunu “küçümsemek” de, eleştiri yapıyorken başvuracağımız en son yol, bile değildir. Darbeci de değiliz; zira askeri müdahale demek olan her türlü darbe, bizim e-dergimize de, sizin yorumlarınıza da vurulacaktır. Internet yayıncılığını kullanıp, “laikliği ancak darbe kurtarır” demeyecek kadar aklımız başımızda. Bu Recep Tayip Erdoğan’ı bir karalama yazısı da değil, ki zaten videodaki bizzat kendisidir, dublörü değil!
Objektif gerçeklik, muhalif eleştiriyi haklı çıkartıyorsa, asıl bunun iktidardakiler tarafından göz önüne alınması ve sindirilmesi gerekmektedir.

Saygılar, Sevgiler. Güneşte fazla kalmayın, mümkünse buzdolabına taşının…